Ömer Hayyam büyük şair ayni zamanda da devrin ünlü bir bilim adamıdır.
Kut Savaşı
En güçlü olduğu dönemde İngiliz ordusunun Irak/ Kût’ül Amâre’de(29 Nisan 1916) Türklere yenilerek, tüm komutanlarıyla birlikte teslim olduğu savaş. Kendi tarihçileri(Jan Morris) tarafından, “İngiliz taihinin en utanç verici yenilgisi” olarak nitelenen bu savaşta Türk ordusu ise teçhizat ve ikmal kaynakları açısından en fakir dönemini yaşıyordu. Batılı kaynaklar bu muharebeler zincirine “savaş” demezler, “kuşatma” derler. Yani, dünyanın en güçlü(!!!) ordusu, savaşarak değil de, talihsiz bir kuşatmaya maruz kaldığı için yenilmiştir demeye çalışıyorlar. Oysa ki Türk ordusu, İngilizler teslim olana kadar o bölgede tam beş kez karşı karşıya gelmiş, onca teknolojik üstünlüğe rağmen her seferinde düşmanı bozguna uğratarak geri çekilmeye mecbur etmiştir. Düşmanın, o zamana kadar görülmemiş zırhlı-motorlu araçları ve hava ikmal uçakları kullandığı bu muharebeler ve tarihleri şöyledir,;
-6 Ocak 1916 da Sağ Sahil Muharebesi
-13 Ocak 1916 da Vadi Muharebesi
-21 Ocak 1916 da Felahiye Muharebesi
-8 Mart 1916 da Sâbis (Dujaila) Muharebesi
-5 Nisan 1916 da Felahiye, Beit Asia ve Sannaiyat Muharebesi
Bu inanılmaz galibiyetten sonra kahraman komutan ordumuza bir zafer bildiri yayınlamış olup, bildirinin son paragrafı şöyledir;
“ bugüne Kut bayramı namını veriyorum. ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta, semevatta kızıl kanlarla pervaz ederken, gazilerimiz de atideki zaferlerimizle nigehban olsunlar.”
Mirliva Halil
Altıncı Ordu Komutanı
24 / 04 / 1916
Ana gayeleri, Irak petrollerini ele geçirmek olan istilacıların bu hezimetlerinin ardından. Osmanlı Genel Kurmayının başında bulunan Alman komutanlar Irak petrol bölgesini kurtaran bu inanılmaz ordunun İran petrol bölgesini de ele geçirebileceğini umarak, çok yanlış bir strateji ile bu güzide orduyu İran içlerine sefere yollayıp bölgeyi savunmasız bırakmışlar ve bir yıl sonra bölge istilacıların eline geçmiştir.
Muhteşem komutan Halil Paşa’nın kişiliği ve vasiyeti hakkında daha detaylı bilgiyi Paşanın manevi evladı olan Dr. Necdet Özgelen’in konuk olduğu , 2014 yılında, Habertürk’te yayınlanan “Tarihin Arka Odası” programda bulabilirsiniz.
THE BATTLE OF KUT
At the height of its power, the British army was defeated by the Turks at Kut al-Amara in Iraq (29 April 1916) and surrendered along with all its commanders. The battle- described by the British Historian Jan Morris as “the most humiliating defeat in British history” took place at a time when the Ottoman army was experiencing one of its poorest periods in terms of equipment and supply resources.Western sources do not refer to this chain of engagements as a “battle” but instead as a “siege” in doing so, they attempt to imply that the world’s most powerful(!!!) army was defeated not by fighting,but by an unfortunate siege. Yet the Ottoman army encountered the British forces no fewer than five times in the region before their final surrender, and despite all their technological superiority, the British were routed each time and forced to retreat.In these engagements, the British used armored motor vehicles and supply aircraft- unprecedented at the time. These battles and their dates are as follows:
6 January 1916 Right Bank Battle
13 January 1916 Valley Battle
21 January 1916 Felahiye Battle
8 March 1916 Sabis (Dujaila) Battle
5 April 1916 Felahiye, Beit Asia and Sannaiyat Battles
After this incredible victory, the heroic commander of our army issued a victory proclamation. The final paragraph reads:
“ I hereby name this day the Feast of Kut.Every soldier in my army, when commemorating this day each year, should recite Yasin, Tebarek and Fatiha for our martyrs.As our martyrs soar through the exalted heavens with their crimson blood, may our veterans stand watch over the victories yet to come.”
Mirliva Halil
Commander of the Sixth Army
24.04.1916
Following this crushing defeat of the invaders-whose primary goal was to seize Iraq’s oil fields- the German commanders heading the Ottoman General Staff, believing that the army which saved the Iraqi oil region could also capture the Iranian oil region, made a grave strategic error. They sent this distinguished army deep into Iran, leaving the region undefended, and one year later it fell into enemy hands.
More detailed information about the remarkable commander Halil Pasha-his character and his last will-can be found in the episode of “Tarihin arka odası” (Backroom of History) broadcast on Haberturk
İn 2014, featuring Dr. Necdet Özgelen, the Pasha’s adopted son.
Kelile ve Dimne
Kelile ve Dimne
Dede Korkut hikâyelerinde olduğu gibi, Doğu medeniyetinin sözlü kültür ürünü olan ve “Dünyayı fetheden kitap” olarak da anılan bu anonim masallar ilk kez 3. yy.da yaşadığı tahmin edilen Brahman rahibi Beydeba tarafından Sanskritçe olarak yazıya geçirilmiş. Hikâyelerin tüm kahramanları hayvanlardır. Binbirgece masallarında olduğu gibi tüm hikâyeler birbirini takip eder şekilde kaleme alınmış. 17.yy da batı dillerine tercüme edilmesiyle birlikte, ortalığı bir anda La Fontaine hikâyeleri kaplamıştır. Bu resimde, kitabın 6. Bölümünde anlatılan “Aceleci Padişah” adlı hikâye resmedilmiştir. Hikâyesi kısaca: Ava meraklı olan bir padişahın çok sevdiği ve bakımını kendi yaptığı bir şahini varmış. Bir gün beraberce geyik avlamaya giderler ve çok zahmetli bir uğraş sonucu bir geyik vururlar. Fakat adam bu kovalamacadan çok yorulur ve içecek su aramaya başlar. Nihayet kayaların üstünden bir yerden su damladığını fark ederek matarasını suyun altına tutarak doldurmaya başlar, tam dolucağı sırada, şahin gelip adamın elindeki su dolu kaseyi devirir. Padişah ya sabır çekip tekrar su doldurmaya başlar ama şahin gene devirir. Bu üç kez tekrarlanınca adam çok sevdiği şahini öldürür. O sırada arkadan yetişen Padişahın adamları, o suyu içmemesini, zira kayalığın üstünde ki gölette kokmuş bir ejderha ölüsü olduğunu söylerler. Padişah efendi sevgili şahininin muhtemelen uçarken bunu ferkettiğini ve o nedenle su kasesini devirdiğini anlar ama…….
Kalila and Dimna
Much like the Tales of Dede Korkut, Kalila and Dimna is a jewel of Eastern oral tradition — a timeless work once hailed as “the book that conquered the world.” Though its roots lie in the mists of antiquity, it was first committed to writing in Sanskrit by a Brahmin sage named
Bidpai (or Beydeba), believed to have lived in the 3rd century.
All the tales unfold through the voices and actions of animals, each story flowing into the next, as in the enchanted rhythms of the One Thousand and One Nights.
When these fables found their way into European tongues in the 17th century, they left an indelible mark –soon, the world was echoing with the tales of La Fontaine, many of which drew from this very source.
The scene depicted here is drawn from the sixth chapter, a tale known as “The Hasty King.”
It tells of a sovereign with a passion for the hunt and a falcon he loved dearly — a creature he fed and raised with his own hands. One day, the king and his loyal bird set out to chase deer. After a grueling pursuit, they at last strike down their quarry. Exhausted and parched, the king seeks water among the rocks. From a crack in the stone, he spies a trickle of water and begins to fill his cup. But just as he lifts it to drink, the falcon swoops down and spills it.A second time the king gathers the precious drops. Again, the falcon strikes.A third time, and now blinded by rage, the king strikes back — killing the bird he once so dearly cherished.At that moment, his men arrive and cry out in alarm: “Do not drink, my lord — the water is poisoned! A rotting dragon lies dead in the pool above!”
Only then does the king understand — his falcon had seen what he could not, had tried to save him in the only way it knew.But the lesson had come too late. The hand that struck in haste could not undo its sorrow.
Cennet
Râd Suresi (13/15): “ Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar (Tâkva sahipleri) için vâdolunan cennet, misalen; içinden ırmaklar çağlayan bahçeler gibidir. (Fakat dünyadaki bahçelerden farklı olarak )Onun ürünleri ebedidir. Gölgelikleri de öyle.” denmektedir. Kuran’da “ Meselül cennetil lehi vuidelmüttekune…..” diye başlayan bu ayet ile cennet, temsilen yani misal olarak – müteşabih (alegorik/ sembolik)- olarak anlatılmaktadır. Diğer Kuran ayetlerinde de olduğu gibi cennet insanın mevcut algı kapasitesinin çok üstünde bir yer olduğu için biz anlayabilelim diye “mesel”(misal)tabiri başlıyor. Yani temsili (alegorik- müteşabih ) bir anlatım. Ürünleri ve gölgelikleri ebedi olan bahçe biraz olsun insana hoş bir şeyler anlatmış oluyor. “Zıll” kelimesini asli anlamı “gölge” dir. “ Zıllen zalilen “ en ziyade gölge veren gölge olarak çevrilebilir. Yani koyu gölge. Ancak Arapçada bu kelime aynı zamanda örtü ve sığınak anlamına da gelir. Mecazi anlamı ise ; koruma, rahatlık, keyif ve bolluk durumu anlamında kullanılır. Çevirilerde koyu gölge olarak bize tercüme edilen “ zıllzalîl “ tabiri tam olarak sonsuz mutluluk anlamını ifade eder (Râzî).
Muhammed Suresi ( 47/15) de de bu böyledir. “ Müttakilere(günah ve haramdan sakınan) vâdolunancennet, misalen içinde bozulmayan sudan ırmaklar tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, lezzetli şaraptan ırmaklar ve saf süzme baldan ırmaklar….” diye tarif edilen Cennet bahsinde gene “ misalen” cümlesi kullanılmıştır. İnsan kendi kendine cennetin nasıl bir yer olduğunu düşünmeye başlar da işin içinden çıkamazsa bu misaller, bu temsili anlatımlar, yani süt, bal ve şarap, onların zihninde bir takıp kavramların oluşmasına yardımcı olur.
İşte benim de naçizane, bu ayetleri okuyunca kafamda beliren temsili resim buydu. Kısıtlı bir kabiliyet, zavallı bir beyin gücü, bir olayı anlatmakta en güçsüz organımız olan dil ve daha bin yıl öncesini bile görmekten bile aciz bir göz ile ancak bu kadar becerebildim. Resmin yapımında bana ilham veren sayın Neclâ Pamuk Hanımefendi’ye sonsuz şükranlarımı sunarım.
HEAVEN
In Surah Ar-Ra’d (13/15), it is stated:
“The paradise that has been promised to those who are conscious of their duty to Allah (the righteous) is like gardens through which rivers flow. (However, unlike earthly gardens,) its fruits are everlasting, and so is its shade.”
In the Qur’an, this verse begins with the phrase “Meselül cennetil lehi vuidelmüttekune…” meaning that paradise is described metaphorically—mutashabih (allegorical/symbolic). Since paradise is beyond human comprehension, the Qur’an presents it through parables (mesel) so that we can grasp some idea of it. The imagery of gardens with eternal fruits and shade provides a glimpse of something pleasant to the human mind.
The word “zill” in its original meaning refers to “shade.” The phrase “zıllen zalîl” can be translated as “the most abundant shade,” indicating deep, dense shade. However, in Arabic, this word also carries meanings such as covering and shelter. In a metaphorical sense, it signifies protection, comfort, pleasure, and abundance. In translations, the phrase “zıll zalîl” is often rendered as “dense shade,” but according to Râzî, it actually expresses the concept of eternal bliss.
Similarly, in Surah Muhammad (47/15), paradise is described in the following way:
“A paradise, promised to the righteous, is like rivers of water that never spoil, rivers of milk whose taste never changes, rivers of delicious wine, and rivers of pure honey…”
Here again, the phrase “misalen” (as an example) is used, indicating that these descriptions are symbolic. When a person tries to imagine paradise and struggles to comprehend it, these examples—of milk, honey, and wine—help form conceptual understandings in their mind.
This painting is my humble attempt to visualize the imagery inspired by these verses. With my limited ability, my feeble intellect, the weakest organ for expression—the tongue—and eyes incapable of even perceiving a thousand years into the past, this is the best I could achieve.
I extend my deepest gratitude to Mrs. Necla Pamuk, who inspired me in the creation of this artwork.
Dinozor Oyuncağı
Atilla Çağlayan, İzmir Yaşar Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım öğrencisidir. 2023-2024 döneminde, üç farklı projesiyle sınıf birinciliğini elde ederek büyük bir başarıya imza attı. Bu projelerden en sonuncusu tahtadan yapılmış mekanik bir oyuncaktı: Bir elle havaya kaldırıldığında diğer elle çekildiğinde kanatlarını çırpan, tekerlekleri üzerinde hareket ettirildiğinde ise canlı gibi yürüyen bir dinozor oyuncak.
Bu yaratıcı tasarımı Türkari üstadı, Bülent Özgen’in de dikkatini çekti. Özgen, Atilla’nın başarısını takdir etmek ve onu daha da motive etmek için aşağıdaki Türkariyi yaptı ve Atilla’ya hediye etti.
A Dinosaur Toy
Atilla Çağlayan is an Industrial Design student at Yaşar University in İzmir. During the 2023-2024 academic year, he achieved great success by becoming the top of his class with three different projects. The most recent of these projects was a mechanical wooden toy: a dinosaur toy that flapped its wings when lifted with one hand and pulled with the other, and moved as if alive when rolled on its wheels.
This creative design caught the attention of Türkari master Bülent Özgen. To appreciate Atilla’s success and further motivate him, Özgen painted the following Türkari and gifted it to Atilla.
Tanakül(Tanaquil)
TANAKÜL
Aşağıdaki resim, bu günkü geleneksel Türk kültürüne çok yabancıymış gibi duruyor. Oysa tamamen Orta Asya kökenli bir halkın yani bizim atalarımızın 2500-3000 yıl önce İtalya’nın bu gün dahi Turkanya diye anılan bölgesinde kurmuş olduğu ve Avrupa devletlerinin ilk yüksek kültür ve ekonomik gücünü oluşturan Turani bir devletten ve onun muhteşem Baş Kam’ı ( Başkanı ) ANAKÜL veya Latinlerin deyimiyle Tanakül’ün gerçek hikayesini anlatmaya çalıştım..
Latinlerin bize Etrüskler diye servis ettikleri bu toplum, İtalya’nın Toscana bölgesinde MÖ. 1250 yılından beri yaşıyorlardı. MÖ.750’ler de güçlerinin zirvesindeydiler ( Gray 1844,1) Latin-Roma tarihi, Turan Kültürü esasları üzerine inşa edilen bir Aryan uygarlığı tarihidir ( I.Taylor. 1874.:6). Sadece Roma değil, Roma ile birlikte Grek sanatının etnolojik tarihini incelediğimizde “ Grek ve Roma sanatının Turan Uygarlığı üzerine inşa edilen iki örneğin olduğunu görürüz ( Ferguson 1874.).
Gelelim Tanakül’ün hikayesine.: Roma İmparatorluğunun Kraliyet döneminde ki üç hükümdardan birinin karısı, bir diğerinin öz annesi, sonuncusunun da manevi annesidir. Her üç kralı da Roma’ya Hükümdar yapan odur. Gerçek adını bilmiyoruz . “kül” eki Turkanlar’da kutsal anlamına geliyordu. Tıpkı Er Kül ( Batılıların Herkül dediği) ‘de olduğu gibi. O toplumun kutsal annesiydi. 12 devletli Turkanya Birliği istilacılar tarafından tahrip edilmeye başladığı zaman kocası ile birlikte arabayla, Birlik sınırları dışında ki, bir ileri karakolu durumunda olan, bataklık içinde ki Ruma köyüne geldiler. Anlatıya göre, Roma’ya gelirken yolda bir kartal Tarkun’un başındaki kalpağı kapıp gidiyor. Fakat bir müddet sonra gelip kalpağı tekrar yerine koyuyor (Dionysius’tan aktaran Bahofen 1870. 1-290. Ayrıca Gray 1.78 “ First Tarquinian Dynasty in Rome”). Tanakül, henüz uluslaşma sürecine girmemiş ve hiçbir toplumsal tarihi bulunmayan Roma halkına, o kartalın bir devlet kuşu olduğunu ve bunun Börklü Taç olduğunu, ağzı bir karış açık dinleyen halka anlatıyor. Toplanan ahali derhal Tarkun’u kral seçiyor. Kocasının tahta oturmasından hemen sonra Tanakül evine dönüp yün eğirmeye ve iplikten don ( Latincesi donga veya tonga) yapmaya devam ediyor. Hiçbir siyasi olayın içine girmiyor, halkın içinde şifacı anne, örücü anne, fakirlerin koruyucusu kutsal anne, kâhinlerin annesi olarak bir ev kadını gibi basit hayatına devam ediyor. Tarkun (Prescus) 37 yıllık hükümdarlığı sonunda eli bıçaklı Latinler tarafından öldürülüyor. Tanakül herhangi bir otorite boşluğuna mahal vermeden, hemen insiyatif alarak Roma’nın kapılarını kontrol altına alıyor, Katillerin yakalanıp cezalandırılmasını sağlıyor. Daha sonra yapılan seçimde, oğlu Tullus’un Kral seçilmesi gerektiğini uzun bir nutukla anlatıyor. Ne anlattığını, Tanakül’den 500 sene sonra yaşamış olan Bodrum’lu Dionysius şöyle aktarıyor. “ Bir gün Tanakül’ün evinde ki kutsal ocak (adak ocağı) alevlerinden genç bir oğlan çocuğu çıkarak göğe doğru yükseldi. Olayı gören hizmetçi Okseria, hemen gidip olayı Tanakül’e anlattı. Tanakül bu olayı, kutsal ocaktan bir kral çıkacağı şeklinde yorumladı. Diğer aruslar da bu yoruma katıldılar. Bakire Okseria bir gelin gibi süslenip hazırlandı ve o odaya kapatıldı. Gece ilahi ruh onunla birleşti ve sonra Kral Tullus doğdu. “. Tullus 40 seneden fazla tahtta kaldı ve sonunda gene eli bıçaklı Latin’ler tarafından o da öldürüldü. Bu dönemde Tüm İtalya halkları Tanakül’ü bir İlahe olarak kabul etmiş ve Kutsal tepedeki tapınağı etrafında dans ederek ayin yapıyorlardı. Tullus’tan sonra, Roma’lı tarihçilerin “Superbus” (gururlu) lâkabını taktıkları. Öz oğlu Tarkun Süperbus tahta geçti (MÖ. 534-509). Tabii ki Suprbus’da diğer Tarkunlar gibi cinayete kurban gitti ve Latin tarihçilerin ifadesiyle “ Roma’da yabancı egemenliği devri kapandı”.
Aşağıdaki resimde, sütun başlıkları ve kıyafetler dahil, Grek ve Roma kültürüne ait hiçbir desen, motif ve bezeme ögesi yoktur. Tamamı Turkan kökenlidir.
TANAQUIL
The image below may seem very unfamiliar to today’s traditional Turkish culture. However, it depicts a story entirely rooted in a Turanian state, established by our ancestors of Central Asian origin 2500-3000 years ago, in the region of Italy that is still called Turkanya. This state was the first to bring high culture and economic power to European states, and I attempted to tell the true story of its magnificent Chief Shaman (Leader), Tanaquil, as the Latins called him.
The society that the Latins referred to as Etruscans lived in Italy’s Tuscany region since 1250 BCE. They were at the peak of their power around 750 BCE (Gray 1844,1). Latin-Roman history is the history of an Aryan civilization built on the principles of Turan Culture (I. Taylor, 1874:6). Not only Rome, but also Greek art alongside Roman art shows evidence of being built on Turan Civilization (Ferguson, 1874).
Now, let’s get to the story of Tanakül( Tanaquil): During the Royal period of the Roman Empire, she was the wife of one ruler, the mother of another, and the spiritual mother of a third. She was the one who made all three kings rulers of Rome. We do not know her real name. The suffix “kül” meant sacred among the Turkan people, as in Er Kül (known as Hercules in Western cultures). She was the sacred mother of that society. When the 12-state Turkanya Union began to be destroyed by invaders, she and her husband traveled by carriage to a forward outpost called the village of Ruma, located in the swamps outside the Union borders. According to the legend, an eagle snatched the cap (kalpak) off Tarkun’s head while they were on their way to Rome but returned it a while later and placed it back (Bahofen 1870, quoting Dionysius, 1-290, and Gray 1.78 “First Tarquinian Dynasty in Rome”). Tanakül explained to the people of Rome, who had no national identity or history, that this eagle was a symbol of state power, known as the “Crowned Cap.” The assembled people immediately chose Tarkun as king.
After her husband ascended to the throne, Tanakül returned to her home, continued spinning wool, and making “don” (a garment, called “donga” or “tonga” in Latin). She never involved herself in political events, instead living a simple life as a healer, weaver, protector of the poor, sacred mother, and mother of oracles. Tarkun (Prescus) ruled for 37 years before being assassinated by Latins with knives. Without allowing any power vacuum, Tanakül immediately took the initiative, controlled the gates of Rome, and ensured the murderers were caught and punished. In the subsequent election, she gave a long speech arguing that her son Tullus should be made king. According to Dionysius of Halicarnassus, who lived 500 years after Tanakül: “One day, from the sacred hearth in Tanakül’s home (the altar), a young boy emerged from the flames and rose to the sky. Okseria, a servant who witnessed the event, immediately went to inform Tanakül. Tanakül interpreted this as a sign that a king would emerge from the sacred hearth. Other augurs agreed with her interpretation. Virgin Okseria was dressed up like a bride and confined to that room. That night, a divine spirit united with her, and later King Tullus was born.” Tullus remained on the throne for more than 40 years before also being killed by the knife-wielding Latins. During this time, all the peoples of Italy accepted Tanakül as a goddess, and they performed rituals around her temple on the Sacred Hill.
After Tullus, her own son Tarkun Superbus, nicknamed “Superbus” (the proud one) by Roman historians, took the throne (534-509 BCE). Of course, Superbus also fell victim to murder, and as the Latin historians put it, “the era of foreign dominance in Rome ended.”
In the image below, including the column capitals and clothing, there is no design, motif, or ornament belonging to Greek or Roman culture. Everything is of Turkan origin.
Zakkum Ağacı
The Oleander Tree
Mevlana ve Şems-i Tebrizi I
| Mevlanâ uzun yıllar süren eğitimi neticesinde tefsir, hadis, fıkıh, lügat Arapça gibi ilimleri tahsil etmiş asrının önde gelen bilginlerinden olmuştu. “Bütün ömrümün hâsılı şu üç sözden fazla değildir: ‘Hamdım piştim yandım’” diyen Mevlânâ; babası Sultânu’l Ulemâ’nın ve Seyyid Burhaneddin’in feyizleriyle pişmişti fakat manevi yolculuğu son durağa; maksada henüz erişmemişti. Sayısı yüzleri bulan müritleri ve öğrenciler vardı. Bütün zamanını öğrencilerini eğitmek ve müritlerini irşâd ile geçiriyordu. İşte bu haldeyken Mevlânâ’yı yakacak olan kıvılcım ortaya çıkar: Şemseddin Tebrîzî. Şeyh Sellebâf-ın müridi olan Şems; ulaştığı manevî derecelerle tatmin olmamış olgunların noktasını tamamlayacak bir mürşid ihtiyacı ile diyar diyar geziyordu. Şems 29 Kasım 1244 tarihinde Konya’ya gelir. Şekerciler Hanı’na iner. O dönemde Mevlânâ dört medresede birden ders veren bir âlimdir. Bir gün Mevlânâ yanında öğrencileriyle Şekerciler Hanı’nın önünden geçiyordu. Onları gören Şems Mevlânâ’nın bineğinin dizginini tuttu ve ona bir soru sordu: “Ey dünya ve mana bilginlerinin sarrafı söyle! Muhammed (S.A.V) Hazretleri mi yoksa Bâyezid-i Bistamî mi daha büyüktür?” Mevlânâ: “Hazreti Muhammed (S.A.V), bütün peygamberler ve velilerin reisidir. Büyüklük O’nundur” dedi. Bunun üzerine Şems: “Hazreti Muhammed(S.A.V) ‘Ya Rabbî seni tesbih ederim, biz seni lâyık olduğun gibi bilemedik’ dedi, oysa Bâyezid: ‘Ben kendimi tesbih ederim, şanım ne kadar yücedir’ buyuruyor” dedi. Mevlânâ cevaben: “Bâyezid’in susuzluğu bir yudumla dindi ve suya kandı. Halbuki Peygamberimiz zaten deryalar içindeydi. -aman ya Rabbi ben seni hakkıyla bilemedim, ben seni anlatamam senin kendini tanıdığın gibi sana hamd ediyorum derdi. Bayezidi Bistami’nin kalbi ve dimağı küçüktür. Az bir tecelliyat karşısında kendini kaybeder de, ‘Kendimi tesbih ederim benim şanım ne büyüktür’ der” buyurdu. Bu olay Mevlana’nın hayatının dönüm noktası olur. Hükümdarların Saray kapısında ayakta karşıladığı, bu günkü kavramlara göre devrin hem Valisi, hem Savcısı, hem imamı ve hem de Üniversite Rektörü olan kimsenin yolunu kesip, atının yularından tutarak böyle ulu orta imtihan eden yabancının “Hâl”i, ruhunda derin fırtınaların patlamasına sebep olur. Bir an kendine gelerek yabacıyı evine misafir olarak davet eder. Şems, “Sen benim kahrımı çekemezsin” diye cevap verdi. “Olsun elimizden geleni yaparız” diyerek, aldı evinin başköşesine misafir etti. Şems daha önce Evhadüddin-i Kirâmiye de yaptığı gibi, daha ilk gün kendisine şarap getirmesini söyler. Mevlana ev ahalisinden kimseye – eve gelen misafir şarap istiyor gidip alıverin – diyemezdi elbet. Nâçar, bizzat kendisi etraftakilerin şaşkın bakışları içinde, Rum Mahallesi’ne giderek bir testi şarap alır. Rivayet olunur ki, pürtelâş şarapçıdan çıkarken, ayakları dolaşır, sendeleyerek kürkünün altına sakladığı şarap testisiyle birlikte yere düşer. Eteklerinin arasından damla damla kırmızı bir şey damlıyordu. Koynuna soktuğu eliyle hemen testiyi yoklar ve “-Allah’a şükür, akan kanmış.” der. Yine rivayet olunur ki üç gün üç gece hiç uyumadan sohbet ederler. Mevlâna, medreseyle ilişkisini keser, halka yaptığı vaiz ve nasihatı terk eder, gecesini gündüzünü Şems ile beraber geçirmeye başlar. Oğlu Sultan Veled bu beraberliği şöyle anlatır. “Bir gün ansızın Şems çıkıp geldi. O’na ulaştı. Mevlâna’nın gölgesi O’nun ışığında yok olup gitti. Aşk âleminin ötesinden sessiz bir seda erişti. Şems, ona mâşuk halinden bahsetti. Mevlâna (çocukluğundan beri aldığı derslerle) bilgide nihayete ulaşmıştı. Şimdi ise (öğrenmeye) yeni baştan başladı.” Halk arasında dedikodular yayılır, herkes Mevlana’yı kendilerinden uzaklaştırdığı için Şems’e kin duymaya başlar. Bütün Konya halkı ayaklanırlar. Hiç kimse Şems’in kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmez. Sonunda hepsi birleşerek Şems’in aleyhine yürürler. Müritler arasında büyük heyecan olur. Hicri 643 senesi şevval ayında Şems kaybolup gider. |
Mevlana and Şems-i Tebrizi I
MEVLANA AND ŞEMS-İ TEBRİZİ
Mevlana as a result of his long years of education, he studied interpretation of Quran, The prophet Muhammed’s deeds,Islamic law,lexicon, Arabic language and became the famous scholar of the century. He said, my whole life can be described with these words: “I was immature, I was cooked, I burned”. He cooked with his father Sultanu’l Ülema and Seyyid Burhaneddin’s inspiration. But his spritual journey had not yet reached its final destination. He had hundreds of students and followers. He was spending his time with educating the students and guiding the followers. One day his ordinary life ended, with the spark that would burn Mevlana emerged: Şemseddin Tebrizi.
Şems was Sheik Sellebaf’s follower. He was travelling from city to city with the need of sheik who would complete his maturation degree which he didn’t satisfied with the spritual degrees that he had reached. Şems came to Konya on November, 29,1244. He stayed at Şekerciler inn.In this period Mevlana was a scholar who teaches in four Madrasahs. One day Mevlana was passing by the Sekerciler inn. Şems saw him, took the rein of his horse and asked a question. “ Hey! World and spirit realms expert! tell me, who is greater, Hz. Muhammed or Bayezid-i Bistami?”. Mevlana answered: “ Hz. Muhammed is the head of all prophets and sacred men, he is greater”. Şemsaid:“Hz.Muhammed said , I glorify for you my God, we couldn’t recognise that you are so great. But Bayezid said, I glorify myself, my glory is eminent.” Mevlana answered: “ Bayezid’s thirst was quenched in one gulp, he sated with water.But our prophet Muhammed was already in oceans of water. He said oh my God I couldn’t know you as much as needed .I can’t explain you. I praise you as you know yourself. Bayezid-i Bistami’s heart and brain is small,with a small inspiration he says: I glorify myself, my glory is eminent”.
With this event , a new page opened in Mevlana’s life. Mevlana was a great man, the rulers were meeting him standing at the palace’s gate, he was the governor, prosecutor,religious leader,Madrasah’s head of the city.The status of a stranger when he stopped him and asked a question deeply affected Mevlana. Mevlana invited the stranger to his home as a guest. Şems said: “you can not endure my troubles” Mevlana said “ We will do our best” and brought him to his house.
Şems as he wanted from Evhaüddin-i Kirami wanted wine from Mevlana. Muslims doesn’t tolerate wine so Mevlana couldn’t order from his men and he himself went to Greek district to get wine. He bought a jug of wine there. He was very anxious and fell down with the wine jug under his fur coat.There were red drops on the floor. He checked the jug, it was safe. He said: “Thanks to God it is my blood”.
Mevlana and Şems had long conversations . One of them lasted in 3 days and 3 nights without sleeping. Mevlana gives up going to Madrasah. He left preach to the people. He began to spent his day and night with Şems. Mevlana’s son Veled Sultan described this relationship: “ one day suddenly Şems came, he reached to Mevlana’s soul, Mevlana’s shadow disappeared in Şems’s light. Beyond the realm of love , silent voice emerged”.
Mevlana with education which began from his childhood,reached in knowledge to the highest point. Now he began from the beginning again. People gossip about Mevlana and Şems. Everybody hated Şems that he moved away Mevlana from them. Konya people rebelled. Nobody knew who the Şems was and where he came from. In the end they all unite and march against Şems. Great excitement arised among the followers of Mevlana. Şems disappeared in 643 (hicri calender) Şevval month.
Ortodoksluğun Doğuşu
Fetihten önce, Latin işgalcilerin Katolik baskıcı yönetimi nedeniyle İstanbul’da Ortodoks Kilisesi diye bir şey kalmamıştı. Katolik zulmünden çok az papaz sağ kalabilmişti. Hemen tüm Ortodoks kiliseleri tahrip edilmişti. İstanbul Patrikhanesi 1204’ten beri, Roma’ya bağımlıydı ve oradan atanan bir temsilci tarafından yönetiliyordu. 1261’e kadar, İstanbul da Ortodoksluk adına ne bir kilise ne de bir cemaat vardı. Aslında 1054’te karşılıklı olarak birbirlerini aforoz etmiş bulunan iki kilise birbirlerini zaten yok sayıyorlardı.
Fetihten sonra II. Mehmet İstanbul’daki Rum ahalinin görüşlerini de alarak, eski Osmanlı Başkenti olan Edirne’de bir manastırda inzivaya çekilmiş olan, Gennadios’u arayıp buldurtarak Saray’da kabul etti. Ortodoks cemaatini toplayarak artık kendi kilisesini kurabileceğini bildirdi. Ancak patrik olarak atanmasına ruhâni rütbesi müsait olmadığından rütbesi Fatih’in buyruğu ile alelacele en son ruhâni rütbeye yükseltilerek Havariyyun Kilisesi piskoposluğuna getirildi. Resim II.Gennadios’un Sarayda düzenlenen törenle Huzurda, Ortodoksluğun İstanbul’da yeniden doğuşunu ilan eden Fermanı alışı anını betimlemektedir.
The rise of Orthodoxy
Before the conquest of Istanbul by Fatih Sultan Mehmet, Orthodox church came to an end because of Latin intruder’s Catholic oppressive rule. Few priests survived from the Catholic perseqution. Almost all Orthodox churches were destroyed. Istanbul patriarchate had been attached to Rome since 1204 and ruled by an appointed representative of the Rome. Until 1261, there was no church or congregation in the name of Orthodoxy in Istanbul. In fact, in 1054, two churches that excommunicated each other were ignoring each other. After the conquest, Sultan II. Mehmet by taking the opinions of the Greeks in Istanbul searched and invited Gennadios to the Palace. Gennadios was an Orthodox priest he was in the old Ottoman capital city, Edirne at seclusion in a monastery. Sultan ordered him gathering the congregation to establish Ortodox church. Gennadios promoted to spritual leader, Havariyyun Churches bishop by Sultan II. Mehmet.II. Gennadios receiving the edict announcing the rebirth of the Orthodoxy in Istanbul in a ceremony held in Palace is depicted in the picture.
Türk Atlı
TÜRK ATLI", Türk sanatında sıkça rastlanan binici ve at figürlerinin bir reprodüksiyonudur. Türklerin tarih boyunca atla olan güçlü bağları ve atlı savaşçılık kültürü, sanat eserlerinde de sıkça yer bulmuştur. Bu figürler, geleneksel Türk sanatı, minyatürler ve süslemelerde önemli bir yer tutar. Atlı figürler, genellikle kahramanlık, güç ve özgürlüğü simgeler ve bu nedenle sanatçılar tarafından çeşitli dönemlerde tekrar tekrar işlenmiştir. "TÜRK ATLI" bu zengin mirasın bir parçası olarak, geçmişten günümüze uzanan sanatsal bir temsildir.
Türk Atlı(Spahi)
“TÜRK ATLI” is a reproduction of the rider and horse figure that has been depicted hundreds of times in Turkish art throughout history. The strong bond between Turks and horses, as well as the culture of mounted warriors, has frequently appeared in artworks. These figures hold a significant place in traditional Turkish art, miniatures, and decorations. Equestrian figures typically symbolize heroism, strength, and freedom, and thus have been repeatedly featured by artists across various periods. “TÜRK ATLI” represents this rich heritage, extending from the past to the present in an artistic expression.