Lale Devri
Türkiye tarihinde Pasarofça Antlaşması ile Sultan Üçüncü Ahmet’in tahttan indirilmesi arasındaki dönem.
Lâle Devri, Osmanlı Sultanı Üçüncü Ahmet (1703-1730) ve Vezir-i âzam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa zamanında Osmanlı-Rus-Avusturya-Venedik harplerinden sonra imzalanan Prut ve Pasorofça antlaşması ardından başladı. Naif tabiatlı bir Sultan olan III. Ahmet, sadrazam Damat İbrahim Paşa ile uyum içerisinde çalışmış, bu sırada yaşanan Lâle Devri’nde sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmişti.
Yıllarca süren harpler ve isyanlardan bıkan ahali, antlaşmalardan sonra savaştan uzak bir hayat sürmeye başladı. İstanbul’da sünnet ve düğün merasimleri artarak, mevsimine göre kır, deniz seyahatleri ve helva sohbetleri tertiplendi. Padişah dâhil, devlet adamları baharda, lâle mevsiminde Sâdâbâd, Şerefâbâd Bağ-ı Ferah, Emnâbâd, Hüsrevâbâd, Hümâyûnabâd, Kasr-ı Süreyya, Vezirbahçesi köşklerine, Tersâne Bahçesi, Çırağan Bahçesi, Beşiktaş yalılarına giderlerdi.
Devlet adamları, ahali ve çiçekçi esnafı, iki yüzden fazla lâle çeşidi yetiştirip, bu bitkiye karşı alâka artmıştır. “Mahbup”, devrin en meşhur ve pahalı lâlesi idi. Tarihçiler “Mahbup” lalesinin bir soğanının 500 altına satıldığından bahseder. İstanbul başta olmak üzere bütün memleket sathında park, bahçe tanzimi, köşk, saray, çeşme, sebil, imâret, medrese, kütüphane ve câmiler dâhil pek çok sanat eseri yapıldı. Sultan III. Ahmet, Topkapı Sarayı ile Yeni Câmii’de birer kütüphane, Ayasofya’da Bâb-ı Humâyun’un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi ve İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da “”Deryayi Sim”” adlı bir su bendi inşa ettirmiştir. Bunlardan başka Üsküdar Yeni Valide Câmii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul’da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa’da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler de yine bu dönemde yapılmıştır.
Aslında bu devir, Türk bahçe ve park anlayışının mükemmel bir tezâhürüdür ve Avrupa bunu “Turquerie” adıyla taklit etmiştir. Bu devirde ayrıca, inşa ve tamir edilen sanat eserlerinin süslenip, tezyini için İstanbul’a çini fabrikası kuruldu. Bugünkü Nevşehir, bu devrin eseridir.
Yine bu devirde, 16. yüzyıldan beri İstanbul’da ve diğer Osmanlı şehirlerinde Arapça, Ermenice, İbrânice, Rumca kitap basan matbaaların ardından, Şeyhülislâm Abdullah Efendinin fetvası ile, aslında bir eksiklik olan, Osmanlıca kitap basımı da gerçekleşti. Matbaada basılacak kitapların kontrolü için âlimler vazifelendirildi. İstanbul’da bulunan doksan bin kadar hattatın durumları dikkate alınarak, ilk zamanlar dînî kitap basılmadı. Hattatlıkla uğraşan kalem ehlinin bir kısmı matbaada tab (baskı) işlerinde musahhihlik yaparak zamanla denge sağlandı ve dînî kitapların basımına geçildi. Matbaanın ve hattatların ihtiyacını karşılamak için kâğıt fabrikası kuruldu. Avrupa ile münasebetler arttırılıp, Viyana’ya konsolos tayin edilerek, çeşitli başşehirlere dostluk nâmeleri gönderildi.
Sonradan “Lâle Devri” diye adlandırılan 1718-1730 tarihleri arasındaki yıllar sulh, sükûn ve huzurla geçtiğinden Osmanlı kültür, sanat ve ilim âleminde kıymetli şahsiyetler yetişti. Hattatlar vasıtasıyla eski eserler çoğaltılarak, her tarafa dağıtıldı. Damat İbrahim Paşa, tarihe meraklı olduğundan birçok tarih kitaplarının yazmaları kontrol edilip, karşılaştırmalı olarak hattatlara yazdırılıp çoğaltıldı. İlmi encümen, heyet ve büroları kurularak, Arapça, Farsça, Yunanca kitaplar tercüme edildi. Bu devirde yapılan saray ve köşklerdeki ilim meclislerine, sohbetlere kıymetli âlimler, sanatkârlar, şairler ve edipler katılırdı. Sohbetlere doğu dillerini iyi bilen ve ilim erbâbından şair Nedim ayrı bir renk katardı. Nedim, Lâle Devrinin günlük hayatını ve İstanbul’un tasvirini:
Bu şehr-i Stanbul ki, bî-misl ü behâdır,
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır,
Bâzâr-i hüner ma’den-i ilm ü ülemâdır.
mısralarıyla yapmıştır.
Devlet adamlarının imar faaliyetlerini, ordudaki düzenlemeleri ve meclis toplantılarını istemeyen yabancılar; yazılan eserlerin yanlış açıklanıp, anlaşılması gibi sebepler, Lâle Devrindeki huzur ve ahengi bozdu. Patrona Halil, Sultan Üçüncü Ahmet Han sefer hazırlıkları içindeyken ve tatil günü devlet adamlarının yazlıklarda bulundukları esnada, isyanı başlattı. 28 Eylül 1730 tarihinde meydana gelen Patrona Halil İsyanıyla Damat İbrahim Paşa ve yakınları, âsilerin arzusuyla vazifeden alınıp, öldürüldü. Âsiler, Osmanlı Sultanı Üçüncü Ahmet Hanın da hall’ini istediler. İstanbul’da yapılan yalılar yağma edilip yıkılarak, lâle bahçeleri tahrip edildi. Birçok güzîde sanat eseri, âsi ve yağmacıların tahribine uğradı. Sanatkârlar, şairler, edipler, ilim ve devlet adamları, öldürüldü.
Damat İbrahim Paşanın öldürülmesi ve Sultan Üçüncü Ahmet Hanın tahttan indirilmesi ile Türkiye tarihinde Lâle Devri (1718-1730) sona erdi. Bu devir; sulh, sükûn, huzur, imar faaliyetleri, güzîde sanat eserleri yapılması, ilmî eserlerin çoğaltılarak dağıtılması, ihtiyaç duyulan maddelerin ülkede imalâtı için fabrika tesisi, askerî yenilikler, dünyada olup biten yenilik ve olayların takip edilmesi için Viyana (1719) ve Paris’e (1721) elçilik heyetleri gönderilmesi, İstanbul’da itfaiye teşkilâtının kurulması; âlim, edip, şair ve sanatkârların korunmasına ayrı bir itina gösterilmesi bakımından, Türkiye tarihinde ayrı bir yer tuttuğundan, çok önemlidir. Padişah ve şairlerin başlattığı ilk batılılaşma hareketi bu devirde başlamış, fakat bu ve bundan sonra gelecek isyanlar, her türlü yenilik faaliyetini neticesiz kılmıştır.Tu
Tulip Era
In Turkish history, Tulip era starts from Pasarofça treaty and ends with, Sultan III. Ahmed’s dethronement. Tulip Era began at Ottoman Sultan III. Ahmed (1703-1730) and Visier Damat(son in law) Ibrahim Pasha’s period,after the war between, Ottomans against allies, Austria and Venezia and Ottomans against Russia following the treaties, Pasarofça and Prut. Sultan III. Ahmet who has a naive nature worked in harmony with visier Nevşehirli Damat İbrahim Pasha and brought a unique understanding to art and social life in the Tulip Era. The people were tired of war and rebellion for years after the treatises people began to lead a life away from war, instead in peace. Wedding and circumcision ceremonies increased in İstanbul.Country and sea trips were organised according to the season. Halva conversations were held. Sultan and the statesmen were going to the palaces, mansions whose names were Sadabad, Şerefebad, Bağ-ı Ferah, Emnabad, Hüsrevabad ,Hümayunabad , Kasr-ı Süreyya, Vezirbahçesi, waterside mansions, Tersanebahçesi, Çırağan, Beşiktaş , in the spring tulip times. Statesman, people and shopkeepers grew more than two hundred varieties of tulips.Interest in tulips was increased. “Mahbub” was the period’s most famous and expensive tulip. Historians mentioned Mahbub’s onion was sold to 500 gold coins. Palaces, mansions, fountains, Madrasahs, libraries, mosques, parks gardens were built and arranged all over the country especially in İstanbul. Sultan III. Ahmet built two libraries in Topkapı Palace and Yeni cami(new mosque), near Hagia Sophia in front of Bab-ı Hümayun, the fountain of Sultan III. Ahmet built, for Istanbul’s water needs, aqueduct “Deryayi Sim” built. In the same period, Üsküdar Yeni Valide mosque, Çorlulu Ali Pasha Madrasah, Damat İbrahim pasha mosque and complex, behind the new post office, Darül Hadis and fountain, in front of Ortaköy mosque,a fountain , near Çubukçu mosque, a fountain were built.
In this period gardens and parks were very famous and westerners created the same gardens and parks named “Turquerie”. For decorating the structures , tile factory was founded in Istanbul. Today’s Nevşehir is that periods creation. From XVI. Century books were published in Arabic, Armenian, Greek, Hebraic languages. Sheik Al- İslam Abdullah Efendi ordered and Ottoman language books were published.The scholars were assigned for the supervision of the books that were published. In the beginning, religious books were not published because of 90,000 calligraphists were there in Istanbul. In time, calligraphers started to work in publishers and equilibrium granted, after then religious books published. A paper mill was founded for publishers and calligraphers needs.Connection with Europe increased. An ambassador was assigned to Vienna. Letters of friendship were sent to capital cities of Europe. 1718-1730 Tulip Era has passed in peace. Valuable scholars in culture art and science were brought up. Manuscripts were reproduced and distributed everywhere.
Visier Damat İbrahim pasha was curious about history. Many history books were reviewed and reproduced. Scientific centers were founded to translate Arabic, Persian, Greek books. In the palaces and mansions artists, scholars, poets participated in the gatherings. Poet Nedim described the Tulip Era’s daily life and İstanbul in his poems. He knew the eastern languages very well. Here is an example of one of his poems about İstanbul:
This city of Istanbul is priceless
For one of its stone is worth sacrifying all Persian premises.
It is a skill bazaar and wisdom mine
The foreigners didn’t like public improvments, reorganisations in army, assembly gatherings, written books were wrong understood; ruined harmony in Tulip Era. Sultan III. Ahmet was preparing for an expedition. The statesman were in their mansions .On a holiday,September 28,1730 the rebellion started. Patrona Halil was the leader of rebellers. Damat İbrahim Pasha and relatives were killed. Rebellers wanted Sultan III. Ahmet Khan step down from throne. Many artwork, mansions were destructed, scholars, statesmen killed by rebellers.
The Tulip Era (1718-1730) ended with the killing of Damat İbrahim Pasha and Sultan III. Ahmet Khan dethroned. This period with gaining peace, public improvements, artwork, reproduction and distribution of scientific books, foundation of factories, reorganisation of army, sending ambassadors to Vienna (1719) and Paris (1721), foundation of fire department in İstanbul, auspices of artists, scholars, poets; for to follow the innovations and events happening in the world is very important in the history of Turkey.The westernisation movement initiated by the Sultan and poets remained futile with this rebellion and subsequent rebellions.
Aslanhane
16-17.yy’daki kaynaklara göre Ayasofya yakınındaki eski bir kilisenin içine saraya ait vahşi hayvanlar yerleştirilerek Aslanhâne olarak kullanılır. Büyük Saray’ın Khalke Kapısı adı verilen girişinde yer alan İsa Kilisesi, kesin olmamakla birlikte Osmanlı Dönemi’nde Aslanhâne’ye dönüştürüldüğü söylenen kilisedir. Bu yapının adeta bir hayvanat bahçesi gibi kullanıldığını gösteren bir minyatür “Şehname-i Selim Han” adlı eserde bulunmaktadır. Mısır’dan getirilen bir suaygırı başının Aslanhâne’de bir sehpa üzerinde teşhir edilmesini konu alan bu minyatürde bu yaratığı hayretle izleyen İstanbullular görülür.
18. yy yazarlarından İnciciyan’a (1758-1833) göre; Aslanhâne, Ayasofya ile At Meydanı (Hippodrom) yakınındaydı ve binanın üst katında nakkaşlara ait odalar bulunmaktaydı. Evliya Çelebi de (1611-1682) “Aslanhâne”nin üst katlarında hücreler bulunduğunu ve saray nakkaşlarının burada barındıklarını söyler. II. Mehmet Devri’den beri, vahşi hayvanların bulunduğu bu yapının üst katında nakkaşlar çalışmaktaydı. Yapının üst katının tamiriyle ilgili ve 1527-1528 yıllarına tarihlenen bir belge, nakkaş atölyelerinin erken dönemden itibaren burada olduğunu gösterir.
Belgelerde, Hassa Nakkaşhânesi’nden de söz edilmektedir. Hassa Nakkaşhânesi’nin yerinin belirlenmesindeki en önemli kaynak Şair Vehbi tarafından yazılan Sultan III. Ahmet’in şehzadeleri Mahmut ve Süleyman’ın sünnet düğününün anlatıldığı Surnâme’dir. Şair Vehbi, eserinde padişahın alayları seyretmek için Aslanhâne’nin yanında olan Nakkaşhâne’ye geldiğini anlatır. Bu bilgiler, binanın üst katlarının dışında, Aslanhâne’nin yanında bir diğer Nakkaşhâne’nin olduğunu göstermektedir. Kanuni Dönemi’nde (16. yy) yaşamış olan Matrakçı Nasuh’un İstanbul tasvirinde Aslanhâne olarak belirlenen Bizans kilisesinin sol yanında ve ona bitişik altı taş duvarlı, üstü kemerli, kiremit çatılı yapı muhtemelen Hassa Nakkaşhânesi’dir.
Fetihten sonra bu bölgede eski yapıların kalıntılarından da faydalanmak suretiyle bir “Cebehane” de yapılmıştır. Barut ve silah deposu olarak kullanılan bu yapı aynı zamanda kışla ve imalathane işlevi de görüyordu. İnciciyan 1802’de Nakkaşhâne’nin yandığını, 1804’de de Cebehâne’nin genişletilebilmesi için yıkıldığını söyler. 1808’de Alemdar Mustafa Paşa Ayaklanması sırasında 16 Kasım gecesi çıkan yangında Cebehâne de tamamen yanmıştır.
1997 yılında Four Seasons Otel’in bahçesinde 19 dönümlük bir arazide başlayan eski Bizans Sarayı kazısında, tarihe ışık tutacak pek çok bulgu ortaya çıkarıldı. Bizans’la birlikte Osmanlı ve Helenistik (2. ve 3. yüzyıl) döneme ait, sayısı yüzbinleri geçen eserin çıkarıldığı kazı çalışmalarının üçte biri tamamlandı.
Amerikan Arkeoloji Literatüründe yüzyılın en önemli 100 bilimsel olayı arasında gösterilen Bizans Sarayı kazısında, sarayın ilk ortaya çıkarılan bölümü olan arşivin ardından çok yol alındı. Kazıda son olarak yüz binlerce eserin yanı sıra İsa adına yapılan kilise olduğu tahmin edilen buluntularla, imparatorun kullandığı, büyük sarayın giriş kapısı olduğu rivayet edilen Halke Kapısı’nın duvarları ortaya çıkarıldı. Ayrıca imparatorun saraydan Ayasofya’nın ikinci katına geçmesini sağlayan köprünün temellerine ait olduğu sanılan bazı bulgulara da rastlandı.
Bizans Sarayı’nın duvarlarına eklemeler yapılarak 16. yüzyılda yapının kalıntıları üzerine Darülfün’un (daha sonra Adliye Sarayı oldu) inşa edilmiş. Ancak Bizans Sarayı’yla Darülfünun’u birbirinden ayıran yerler de var. Bizans tarihi, Osmanlı tarihinden “zaman tüneli” adı verilen bir koridorla ayrılıyor. Zaman tünelinde Bizans’tan kalma gemi, yıldız ve balık resimleri var.
Bizans’ta kilise olarak kullanılan binanın, Osmanlı döneminde nakkaşhâne olduğu, kazılar sonrasında ortaya çıktı. Senato kapısı, İsa Şapeli, aslanhâne ve nakkaşhâne olarak adlandırılan Bizans ve 16. yüzyıl Osmanlı birimlerine ait olduğu düşünülen bölümlerin hepsi bir yerde. Bizans’ta İsa adına yapılmış Khristos tes Khalkes Şapeli’nin üzerine Osmanlı döneminde nakkaşhâne, onun üst katına da aslanhâne inşa edilmiş. Böylelikle kazı sırasında tek bir bölümde birden fazla döneme ait bulgu ve esere ulaşılıyor.
Lions Hause
Acoording to 16th-17th century sources, in an old church at the neighborhood of Hagia Sofia, the wild animals of the Ottoman Palace were nested in. The name of the building was Aslanhane (lion house). Near to Byzantium Great Palace’s Khalke Gate , İsa (jesus) church had been changed to Aslanhane. İn a miniature of the manuscript (Şehname-i Selim Han), this building was showed, used as a zoo. In the painting, a hippo head on the table brought from Egypt was watched by the Istanbul people with astonishment.
Due to Inciciyan (1758-1833) a novelist from 18th century Aslanhane was near to Hagia Sophia and Hippodrome and at the upstairs of the building there were rooms of muralists. Evliya Çelebi (1611-1682?) mentioned at the upstairs of Aslanhane there were cabins and Palace’s muralists domiciled in those cabins.Beginning from Sultan II. Mehmet period upstairs of Aslanhane was muralists’ place. A document about restoration of upstairs dated 1527-1528 had shown the ateliers of muralists were there, from an early period. At the documents of the palace Hassa muralist house was mentioned. To find where the building was the most important source, a manuscript “Surname”, that written by poet Vehbi. In Surname, the circumcision feast of Sultan III. Ahmet’s sons, Mahmut and Süleyman narrated. The poet Vehbi had written that Sultan came to the muralist house near Aslanhane to watch the feast.Those information shows that there was a one more muralist house besides the muralist house on Aslanhane’s upstairs. In the famous muralist Matrakçı Nasuh’s painting, there was a building at the left of Aslanhane, bottoms walls from stone, upstairs arched and there was a tiled roof. This building should be the Hassa muralist house.
After İstanbul’s conquest, on remnants of old Byzantium buildings Cebehane (gun store) was built. This building was used as weapon and gunpowder storage, workshop, barrack. İnciciyan mentioned that the Muralist house was burnt in 1802 and to widen Cebehane, it was destroyed. At the raid of Alemdar Mustafa Pasha, at a fire Cebehane was burnt on 16 November 1808.
At excavation of Byzantium Palace, in Four Seasons Hotel’s 19 acre garden, many historical discovery was made in 1997. Although only one third of excavation was finished; up to second and third century(Hellenistic) period, Byzantium and Ottoman periods, some 100,000 piece of articles were found.
İn the American archaeological literature, Byzantium excavation was showed among the century’s most important 100 scientific events. At the excavation the first part unearthed, was the archive of the palace and many new sites were found by continuing the excavation. The last sites found were Isa (Jesus) church remnant, Palace’s Khalke gate remnant, and a base remnants of a bridge from the Palace to the Hagia Sophia’s second stage .
With addings to Byzantium Palace’s walls, Darülfünun (madrasah) was built over the remnants of the palace at 16th century. After Darülfünun, this building was used as courthouse. There are places that seperate Darülfünun and Great Palace . Byzantium history is separated from Ottoman history with a corridor named “time tunnel”. There are ships, stars and fish pictures in the time tunnel from Byzantium. Building that was used as a church in Byzantium period then as a muralist house in Ottoman period was discovered after excavations. Senate gate, Jesus Chapel, Aslanhane and Muralist house are all in the same site. At Byzantium period Khristos tes Khalkes chapel was built, over the Chapel remnant, Aslanhane and muralist house was built in the Ottoman period. At the excavation pieces from more than one period were discovered in a single site.
Hz. Süleyman ve Belkıs
Hz. Süleyman, kendisine kitap indirilmiş peygamberlerden biri olan Hz. Davud’un oğludur (Sebe s.10-Bakara s.251). Babasının ölümü üzerine ülkesine hem Peygamber hem de Kral oldu. Aynı zamanda en yüksek yargıç idi. Kurâ’n Onu peygamber olarak tanımasına rağmen bu günkü Tevrat yalnız kral olarak tanır. Allah Ona pek çok nimetler vermiştir, ona kuşların dili öğretilmiştir (Neml s.16). Rüzgâr onun buyruğuna verilmişti (Enbiya s.81). Ayrıca cinlerin bir bölümü de onun emrindeydi. Bakır ve katran onun için sel gibi akıtılmış, Hz. Süleyman Allah’ın buyruğu ile bunlardan kaleler, saraylar, heykeller ve çeşitli eşyalar yapardı (Sebe s.12-13). Zincire vurulmuş bazı cinler de onun için yapı ustalığı ve dalgıçlık gibi işler yaparlardı.
Hz. Süleyman bir gün emrindeki kuşlardan hüdhüd’ü etrafında göremeyip hiddetlenmiş, ancak birazdan gelen hüdhüd Sabâ ülkesinde bir bir kraliçenin yaşadığını ve halkının güneşe taptığını söylemiş, bunun üzerine Hz. Süleyman bu kraliçeyi tek Tanrı dinine davet eden bir mektup yazarak kuşla geri yollamıştır (Neml 20-29). Bu güçlü hükümdardan mektup alan Sabâ Melikesi Belkıs danışmanları ile görüşerek bu hükümdarla iyi geçinmek gerektiğine inanarak ona kıymetli hediyeler yollar. Ancak bunları dünya işi değersiz şeyler olarak gören Süleyman, hediyeleri reddederek Sabâ Melikesini sarayına davet eder. Belkıs davet icabı yola çıkmak üzere iken Hz. Süleyman, yanındaki bilge bir kişi aracılığı ile Belkıs’ın sarayındaki tahtını kendi sarayına getittirir ve Melike Süleyman’ın makamına ulaşınca orada durmakta olan kendi tahtını tanır ve hayretler içinde kalır. Belkıs bir şaşkınlık da, cilalanmış camdan yapılmış olan Hz. Süleyman’ın sarayının yer döşemesi görünce su zannedip ıslanmamak için eteklerini toplarken yaşamış ve bundan böyle Süleyman’la birlikte Allah’a teslim olduğunu söylemiş (Neml s.29-44).
Bugünkü Tevrat’ta (I.Krallar IX.-19) ise Belkıs, Hz. Süleyman’ın maharetlerini duyarak, onu zor bilmecelerle denemek üzere ziyaret eder ve sorduğu çok zor bilmeceleri bildiği için kendisine birçok değerli hediyeler verir.
Solomon and Saba Queen Belkıs
Solomon is the son of David, one of the prophets to whom the holy book was bestowed. After his father’s death he became both the prophet and the king of his country. At the same time he was the highest judge of his country. Quran recognises him as a prophet but the Torah only as a king. God had given him many blessings and taught him the birds language (Quran, Neml s.16). Wind was given under his command (Quran, Enbiya s.81). Also some of the jinns were under his command. Copper and tar had been given a lot and he was making castles, palaces, statues, miscellaneous goods with those material (Quran, Sebe, s.12-13). Jinns in chains used to build structures and diving for him.
One day Solomon couldn’t see his bird Hüdhüd around and raged. But after then Hüdhüd came and told that in the country of Saba there was a queen and her people were adoring to sun. Solomon wrote a letter to queen to invite her to monotheism and sent the letter with Hüdhüd (Quran, Neml S20-29). Belkıs, queen of Saba, who got a letter from this powerful ruler, talked to her advisors and sent valuable gifts to the ruler to get along with him. Solomon found those presents worldly and worthless and he invited Queen Belkıs to his palace. When Belkıs started to the journey Solomon brought Belkıs’s throne to his palace by a wise man under his command. When Belkıs entered Solomon’s palace she saw her own throne there and she was very much astonished. She was very much astonished too, when she saw the polished glass floor of the palace. She immediately lifted her skirt not to get wet, supposed that there was water at the floor. For this reason she believed the unity of God like Solomon (Quran, Neml s.29-44) ever after.
In Torah (I. Kings IX-XIX) it was written that Belkis heard the skills of King Solomon and she visited him asked very hard riddles and gave valuable gifts to him for his correct answers.
Deli Dumrul 2
Bre ne heybetli ihtiyarım
Kapıcılar seni görmedi
Çavuşlar seni duymadı
Benim görür gözlerim görmez oldu
Tutar benim ellerim tutmaz oldu
Titredi benim canım cuşa geldi
Altın kadehim elimden yere düştü
Ağzımın içi buz gibi
Kemiklerim tuz gibi oldu
Bre sakalcığı akça ihtiyar
Gözceğizi fersiz ihtiyar
Bre ne heybetli ihtiyarsın söyle bana
Kazam belam dokunur bugün sana
dedi. Böyle diyince Azrail’in hiddeti tuttu, der:
Bre deli kavat
Gözümün fersiz olduğunu ne beğenmiyorsun
Gözü güzel kızların gelinlerin canın çok almışım
Sakalımın ağardığını ne beğenmiyorsun
Ak sakallı kara sakallı yiğitlerin canın çok almışım
Sakalımın ağarmasının mânası budur dedi. Bre deli kavat övünüyordun: Al kanatlı Azrail benim elime geçse, öldüreydim, güzel yiğidin canını onun elinden kurtaraydım diyordun, şimdi bre deli geldim ki senin canını alayım, verir misin yoksa benimle cenk eder misin dedi.
Deli Dumrul der: Bre, al kanatlı Azrail sen misin dedi. Evet benim dedi. Bu güzel yiğitlerin canını sen mi alıyorsun dedi. Evet, ben alıyorum dedi. Bre Azrail, ben seni geniş yerde istiyordum, dar yerde iyi elime girdin değil mi dedi. Ben seni öldüreyim, güzel yiğidin canını kurtarayım dedi.
Kara kılıcını sıyırdı eline aldı. Azrail’e çalmağa hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu. Pencereden uçtu gitti. İnsanoğlunun ejderhası Deli Dumrul elini eline çaldı, kâh kâh güldü. Der: Yiğitlerim Azrail’in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı dar bacadan kaçtı, meğerki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu”
(Dede Korkut Destanları’ndan)
Crazy Dumrul II
Crazy Dumrul said to Azrail:
Ooh formidable old man!
Guards didn’t see you
Soldiers didn’t see you
My eyes began not to see
My hands began not to hold
My soul trembled
My golden goblet fell from my hand
My mouth is cold as ice
My bones are like salt
Old man your beard is White!
Old man your eyes are dim!
You are a formidable man!
My annoyance will harm you!
Azrail answered:
Ooh crazy man!
Why didn’t you like my dim eyes,
I had taken the souls of girls, brides with beautiful eyes!
Why didn’t you like my white beard,
I had taken the souls of white bearded black bearded valiants!
Ooh crazy man!
You were bragging
And saying
I will kill red winged Azrail and save the valiant!
I came to take off your soul!
Will you struggle with me?
Crazy Dumrul said: “are you red winged Azrail?” Azrail answered: “yes” Crazy Dumrul said: “I wanted to fight you on the wide ground, you are now in a narrow ground, I will kill you and save the valiant.” He took his black sword in his hand and attacked Azrail. Azrail turned into a pigeon and went out from a window. Crazy Dumrul clapped his hands and laughed. He said to the valiants: “I frightened Azrail so much that he left the wide door and escaped through the narrow chimney. He flied from my hands as a pigeon.” (from The Dede Korkut Epic).
Deli Dumrul 1
“Meğer Han’ım, Oğuz’da Duha Koca oğlu Deli Dumrul derlerdi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz üç akçe alırdı, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böyle ederdi? Onun için ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın der ki, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Rum’a, Şam’a gitsin, ün salsın der idi. Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi güzel yiğit hasta düşmüştü. Allah’ın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli kara feryat koptu. Ansızın Deli Dumrul dörtnala yetişti. Der: Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz dedi. Dediler: Han’ım, bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlıyoruz dediler.
Deli Dumrul der: Bre yiğidinizi kim öldürdü? Dediler: Vallah bey yiğit, Allah Tâala’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı. Deli Dumrul der: Bre, Azrail dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor, ya Kâdir Allah, birliğin varlığın hakkı için Azrail’i benim gözüme göster, savaşayım, çekişeyim, mücadele edeyim, güzel yiğidin canını kurtarayım, bir daha güzel yiğidin canını almasın dedi. Çekildi döndü Deli Dumrul evine geldi””.
Hak Tâala’ya, Dumrul’un sözü hoş gelmedi. Bak bak, bre deli kavat benim birliğimi tanımıyor, birliğime şükür kılmıyor, benim ulu dergâhımda gezsin, benlik eylesin dedi. Azrail’e buyruk eyledi kim ya Azrail, var ve o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart dedi, canını hırıldat al dedi.
Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıka geldi. Azrail’i ne çavuş gördü ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya alem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu. Çağırıp Deli Dumrul söyler, görelim han’ım ne söyler:
Crazy Dumrul I
CRAZY DUMRUL I
There was a valiant man whose name was Crazy Dumrul the son of Duha Koca in the homeland of Turks, in Oğuz land. He had a bridge built over a dry stream. He took 33 coins from the ones who passed the bridge, and he took 40 coins who didn’t use bridge, by beating them. He was saying: “is there a man stronger then me, crasier than me, my name will spread all over the world. One day a tribe settled near his bridge. There was a young valiant man in the tribe. He was ill and he died. Everbody was so sad, they cried. Crazy Dumrul came and asked why they were wailing. They said “a young valiant man died.” Crazy Dumrul asked: “who killed your valiant?” They answered: “God ordered, red winged angel of death, Azrail came and took off his soul”.
Crazy Dumrul prayed to God to, let him see Azrail and let him fight Azrail and take back the valiants life. God didn’t like Dumrul’s wishes and ordered Azrail let himself to be seen by Dumrul, make him ill and take his soul.
Crazy Dumrul was at dinner with 40 valiants. Azrail suddenly came. When Crazy Dumrul saw Azrail, his eyes began not to see, his hands began not to hold, he became ill and said these words to Azrail:
(the story continues at Crazy Dumrul II)
Saadabat
Önceleri bir gezinti yeri, at ve okçuluk yarışlarının yapıldığı alan olan Kağıthane, 1720’den itibaren yeniden onarılmış İstanbul’un hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Bu onarım faaliyetini başlatan Damat İbrahim Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi vasıtasıyla Fransa’dan getirttiği planları esas alarak Kağıthane Deresi’ni bir park şeklinde yeniden düzenlemek istiyordu. Burada ilk önce, Paris’teki Fontainbleau Sarayından ilham alınarak, Sâdâbâd Sarayı yapıldı ki bu isim sonradan semtin de adı oldu.
Sâdâbâd Sarayı’nın en önemli özelliği, önünde akmakta olan Kağıthane Deresi’nin büyük bir taş kanal içine alınması, ayrıca arkasındaki geniş koruluğa giren ufak kanallara tabî bir ırmak görünüşü kazandırılması idi. Bu kanalcıklar arasında küçük göller meydana getirilmişti. Öte yandan derenin suları sarayın tam önünde mermer bir set ile kesilmiş ve suların mermer çanaklara dökülerek akması sağlanmıştı.
Günümüzde, çevresinde yoğun yerleşim bulunan derenin kenarları geçmişte geniş çayırlarla kaplıydı. Bu çayırlarda saraylılara ait atlar otlatılırdı. Dere, İstanbul halkı için başlıca mesire yerlerinden biriydi. İçinde kayık gezintileri yapılırdı. Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde İstanbul’u anlattığı bölümde tüm bu özellikleriyle Kâğıthane Deresi’nden söz etmektedir. Eskiden yüksek kesiminde Kâğıt imalathaneleri, Un değirmenleri ve Baruthanelerin bulunduğu, düzlük kesimlerde ise Cirit oyunları ve Ok atışı için talim sahaları bulunduğu bilinmektedir.
1530 Haziran Ayında Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Şehzade Mustafa ve Şehzade Mehmet ile Şehzade Selim’in Sünnet düğünleri At Meydanı’nda başlamış ve üç hafta devam ettikten sonra Kâğıthane sahrasında bir koşu ile sona ermiştir. Kağıthane 18.asırdan önce de Laleleri ile meşhurdu. Evliya Çelebi buradaki (Lalezar Mesiresinde) “”Kâğıthane Lalesi “”ismiyle meşhur “”Lale-i Günegün””den bahsederek, “”Lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur”” diye yazmıştır.
Sâdâbâd ve çevresindeki yapılar, 1730 yılındaki Patrona Halil ayaklanmasına kadar İstanbul’un zevk ve eğlence yerlerinden biri olarak ün yapmıştır. Devrin şairleri Nedim, Seyyid Vehbi, İzzet Ali, Nahifi, Saim v.b.’leri burayı ve çevresindeki kasır ve köşkleri öve öve bitiremezler. Nedim, bilhassa, devrin safahat ve eğlencelerini, o zamanki Osmanlı aristokrasisinin ilişkilerini şiirlerinde son derece sanatkârane bir şekilde anlatmıştır. Sadabad, irili ufaklı yüz kadar köşk ve kasırla donatılmıştı. Bu kasırların bir kısmı hanedan mensuplarına ait olup bunlardan isimleri bilinenler, Şevk-abad, Kasr-ı Neşat, Kasr-ı Cihan, Hürremabad, Hayrabad ve Nevpeydâ’dır.
Sultan III. Ahmed ve İbrahim Paşa, Sâdâbâd’ı onarmak için parselledikleri arsaları inşaat yapmak şartıyla vezirlere, paşalara, beylere dağıtmışlardır. Sâdâbâd’ın çevresi çeşme, sebil ve havuzlarla süslenmişti. Ayrıca 1723’te bir de cami yaptırılmıştı. Sâdâbâd ve çevresindeki köşkler 1730 ihtilalinde ağır hasara uğradı. Patrona ve âvanesi bunların ateşe verilerek yakılmasını istedikleri halde, Sultan Mahmud ancak yıktırılmalarına ve bu suretle ileride onarım imkânının bulunmasına izin vermişti. İstanbul halkı sefalet içinde yaşarken 1718-1730 yılları arasında iktidarda bulunanların böyle zevk ve sefahat içinde hayat sürmeleri, halkta bir hınç ve öfke yaratmış, nihayet Patrona ayaklanması ile semt yerle bir edilmiştir.
1740’ta Sultan Mahmud’un tasarladığı gibi yeniden onarılarak özellikle III. Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmud devirlerinde padişahların yabancı elçilerle buluşma, Anadolu ve Rumeli âyânı ile görüşme mahalli haline getirilmiştir. 1815’te Sultan II. Mahmud, Kasr-ı Neşat yerine Çadır köşkünü yaptırdı. Sultan Abdülaziz zamanında ise Sâdâbâd Sarayı yerine Avrupa mimarisi örneğinde Çağlayan kasrı ile İmrahor kasrı inşa edildi.
Son zamanlara kadar Sâdâbâd, İstanbul’un önemli mesire yerlerinden biriydi. Bunlar 1940-1941 yıllarında tarihî değerine ve güzelliğine bakılmaksızın İmrahor Kasrı ile birlikte yıkılıp ortadan kaldırıldı. Sâdâbâd’dan zamânımıza saray ve köşklerden ikisinin resim ve plânlarından başka hiçbir şey ulaşamamıştır.
Saadabad
Kağıthane was initially used to be a promenade, horse races and archery competitions place, after 1720 it was restorated and a new period begun in İstanbul life. Damat İbrahim Pasha started the restoration. Under auspices of Damat İbrahim Pasha, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ordered plans from France and wanted to arrange a park at Kağıthane. First of all, Sadabad Palace was built, inspired by the Fontainbleau palace in Paris. This name, Sadabad, later became the name of the district. Kağıthane stream in front of Sadabat Palace was taken into stone channel. In the woods behind the palace a river view, was given a natural look with arranging some small channels. Small pools were made between these channels. In front of the palace the water of the stream was cut with a marble embarkment and the water was poured into the marble bowls.
Today the area around the stream is densely populated but in the past there were large meadows. Royal Family’s horses were grazed there. The meadows of the stream was one of the main recreation areas for the people of İstanbul. Boat rides were made in the stream. Ottoman traveler Evliya Çelebi, in his famous travel book mentioned Kağıthane stream in İstanbul section with these properties. İt is known that, in the past there were paper, flour, gunpowder mills at high ground of the region and Javelin and archery ranges at lowland.
In 1530 June, Kanuni Sultan Süleyman’s sons,princes Mustafa, Mehmet, Selim’s circumcision feast begun at At Meydanı (Horse Square) lasted three weeks and ended with a race at Kağıthane region. Kağıthane was famous with its tulips before 18th century too. Evliya Çelebi mentioned, famous Kağıthane tulip there (lalezar promenade) ,”lale-i Günegün” and said “those who came here at tulip time will be surprised by the wonderful view.”
Sadabad Palace and the buildings around it were among the famous pleasure and entertainment places of İstanbul until Patrona Halil riot at 1730. Poets of the period, Nedim, Seyyid Vehbi, İzzet Ali, Nahifi, Saim etc. praise this place mansions, palaces around it in their poems. Especially Nedim described the entertainments, Ottoman aristocracy relations in his poems in a very artistic way. There were big or small, approximately 100 mansions and palaces at Sadabad. Some of them belonged to the royal family and from those which we know the names were Şevk-abad, Kasr-ı Neşat, Cihan, Hürrembad, Hayrabad, Nevpeyda.
Sultan III.Ahmet and İbrahim Pasha gave the land they parceled out, to repair the Sadabad, to the pashas, visiers, beys, with the condition of making construction . Around the Sadabad there were public fountains and pools and a mosque was built in 1723. The mansions around Sadabad was damaged heavily in 1730 riot. Patrona Halil wanted to burn down the mansions but Sultan Mahmut gave only permission to destruct for availibity of later reconstruction. İstanbul’s people were living in poverty while notables were living in debauchery and pleasure between 1718-1730; this caused resentment and anger in the people and with riot of Patrona Halil, the district was destroyed.
As planned by Sultan Mahmud, Sadabad reconstructed at 1740 and became Sultan’s meeting place with foreign ambassadors, Rumeli and Anatolian representatives. Sultan II. Mahmut constructed Çadır Mansion instead of Kasr- Neşat and during Sultan Abdülaziz reign, with European architectual, Çağlayan and İmrahor mansions were built instead of Sadabad Palace.
Sadabad was one of the important promenade places of İstanbul until recently. These buildings were destroyed with İmrahor mansion, in 1940-41 regardless of their historical value and beauty. From Sadabad nothing has survived except the plans and pictures of two of the palaces and mansions.
Cevri Kalfa
Sultan III. Selim’in “Nizâm-ı Cedid” reform hareketi, batılıları ve Rusya’yı telâşlandırmıştı. İngiliz ve Fransızlar 1806′ da Sırp İsyanını çıkarttılar. Ertesi yıl Rusya, Sırbistan’daki olayları bahane ederek Osmanlı’ya savaş açtı, İngiliz Donanması da İskenderiye’yi işgal etti. Bütün bu dış baskılar, içeride Nizâm-ı Cedid’i istemeyen yeniçerileri ve menfaatleri bozulan ordu esnafını ayaklanmaya hazır hale geldi. Filistin’de Akka Kalesi yenilgisini hazmedemeyen Fransızlar, İstanbul Boğazı Tabyalarındaki yeniçerileri ayaklandırdı. İsyancı askerler Haseki Halil Ağa’yı parçaladılar. Sonra beş yüz kadar isyancı, Büyükdere Çayırında toplanarak Kabakçı Mustafa’yı lider seçtiler ve Saray’a doğru yürüyüşe geçtiler. Padişah, Müslüman kanı dökülmesini istemediği için, karşı karşıya gelen Nizâm-ı Cedid Ordusu’nun Kabakçı Mustafa ile birliklerine silahlı müdahalesini engelledi. O’nun bu yumuşak başlılığı kendi hayatına mal oldu. 29 Mayıs l807 de Sultan III. Selim-i azlederek, yerine IV. Mustafa’yı geçirdiler. Olayları haber alan ve reform yanlısı olan “Ruscuk Yâranı” adıyla anılan Alemdâr Mustafa Paşa ordusuyla Edirne üzerinden Rumeli feneri Kalesi önüne kadar geldiler. Kalede bulunan Kabakçı buradaki çarpışmalarda öldürülmesine rağmen isyancılar İstanbul’dan getirdikleri toplarla Alemdâr Mustafa Paşa’ya şiddetle direndiler. Çok kanlı çarpışmalar oldu. Rumeli Kavağı, Sarıyer ve Yeniköy yakılıp yıkıldı. Sivil halk canını kurtarmak için sandallarla denize açıldı. İsyancılar dört gün sonra etkisiz hale getirilebildi. Sultan Selim Harem’deki odasında hapisti. Sultan IV. Mustafa, Ruscuk Yaran Alemdar Mustafa Paşa’nın bu ileri harekâtının sonunda kendi başını da yiyeceğinden korktuğu için III. Selim ve 23 yaşındaki kardeşi II. Mahmud’un öldürülmelerini emretti. III. Selim, Haremdeki odasında ney çalmakta iken kılıç darbeleriyle öldürüldü. Harem’de, Amber Ağa ve Hafız İsa Ağalar II. Mahmut’u merdivenlerden üst kata kaçırdılar. Cellâtlar peşlerindeydi. Tam bu sırada Harem mensubu zarif bir Çerkez hanım, hamam külhânından aldığı kızgın korları, merdivenleri tırmanmakta olan eli silahlı yeniçerilerin tepelerine boca etti. Üstü başı tutuşan Yeniçeriler sağa sola kaçışırken II. Mahmut Saray’ın damına ulaşmıştı. Aynı anda, Alemdar Mustafa Paşa’nın birlikleri de kapıları kırarak Saray’a, Harem’e ulaştı. Alemdâr, çok sevdiği Sultan III. Selim’in katlini önleyememişti ama tek kardeşi Mahmut’u kurtarmış oldu.
II. Mahmut tahta geçince, Cevrî kalfa’nın kahramanlığını unutmadı, o’nu Harem-i Hümâyun hazinenin başına getirdi. Büyük Çamlıca’da çok geniş bir arazi vererek içine bir de köşk yaptırdı. Bugün de halâ ayakta duran Divan yolundaki İlkokulu ve Çamlıca’da Camii vardır.
Kalfa’nın Kabri Fatih Sultan Mehmed’in türbesinin bulunduğu hazîrenin bitişiğindeki, II.Mahmud’un annesi Nakş-ıdîl Sultan Türbesi içindedir.
Cevri Kalfa(Female servant)
Sultan III.Selim’s “Nizam-ı Cedit” reform army arrangement fluttered the Westerners and the Russia. The British and the Russians started the Serbian revolt. Next year Russia declared war on Ottomans because of the Serbian events. British navy invaded Alexandria. All these external opression made Janisseries who didn’t want Nizam-ı Cedit and army tradesman whose interests deteriorated, ready for a rebellion. The French who found unacceptable the defeat of Akka fortress in Palestine, provided the rebellion of the Janisseries in the bastions of Bosphorus. Rebellers smashed Haseki Halil Agha. After that 500 some rebellers that gathered at Büyükdere meadow chose Kabakçı Mustafa as leader and started to walk to the Palace. Sultan Selim who wanted to prevent Muslim’s fight each other didn’t permit Nizam-ı Cedit’s armed intervention. The Sultan’s peaceful attitude caused him murdered by the rebellers. Sultan III. Selim dismissed on 29 May 1807 and IV. Mustafa became sultan. When Alemdar Mustafa Pasha (nickname Rusçuk Yaranı) heard the event in İstanbul because of he was a reformer, he came to in front of Rumelian lighthouse castle over Edirne. Although Kabakçı Mustafa killed there in the fight, rebellers resisted to Alemdar Mustafa Pasha army, with cannons that they brought from İstanbul. There was a very fierce battle. Rumeli Kavağı, Sarıyer, Yeniköy districts burned and demolished. Civilian people sailed with boats to save their lives. After four days rebellers were defeated.
Sultan Selim was prisoned in Harem at the Palace. With the fear of succesful commander Alemdar Mustafa Pasha, Sultan IV. Mustafa ordered the murder of Sultan Selim and his 23 years old brother II. Mahmut. Sultan Selim was killed with swords when he was playing flute in the Harem. Amber Agha and Hafız İsa Agha got away Sultan Mahmut to upstairs. Executioners were chasing. A lady from Harem Cevri Kalfa (Cevri master’s assistant) threw hot coal that she had taken from bath house’s furnace, from the stairs to the armed rebeller janisseries. The burning janisseries ran left and right while Sultan II. Mahmut reached the roof of Harem. Same time Alemdar Mustafa Pasha and his soldiers broke the gate of the Palace and reached Harem. Alemdar Mustafa Pasha couldn’t save beloved Sultan III. Selim but his brother II. Mahmut.
When II. Mahmut had the crown he didn’t forget Cevri Kalfa and promoted her to the Harem’s treasury master. He gave a large area at Büyük Çamlıca and built a mansion there for her. She had a primary school at Divan Way and a mosque in Çamlıca. These buildings are still in use today. Cevri Kalfa’s grave is at near Fatih Sultan Mehmed’s tomb, in II. Mahmut’s mother Nakş-ı dil Sultan’s tomb.
Eski Huzur
Peace of Old Days
Mum
Şehrin ileri gelenleri bir gece Hz. Mevlâna’ın sohbet meclisinde toplandılar. Herkes kendi önüne birer mum yaktı. Hz. Mevlâna ise kendi önüne küçücük bir mum yaktırdı. Bu hal herkesin oldukça garibine gitti. Bazı akılsızlar riyâkârca semâ etmeğe davrandılar. Hz.Mevlâna bu gösteriş meraklısı cemaate “Bizi küçücük hakîrce mumumuz, sizin büyük mumlarınızın cânıdır. Eğer kabul eylemezsen nazar edin.” Dedi ve üff deyüb kendi mumlarını dinlendirdi. Hazret kendi mumunu üfleyip söndürdükten hemen sonra muma tekrar üfleyerek onu yakar. “Ehli meclis tahammül edemeyüb havflerinden feryâd ettiler.” Gerçek Hak dostları ise şâd oldular. Bu olaya ibretle şahit olan dostlar kendinden geçerek hep beraber, huşû içinde gün doğana kadar semâ ettiler. Sabah olunca gördüler ki herkesin mumu çoktan yanıp sönmüş, oysa Hz. Mevlâna’nın mumu halen yanmakta, üstelik de mumun etrafında bir pervane dönüp durmaktadır.
Allah Adamı’nın alıp verdiği nefeste bile aydınlık vardır. “Ehlüllâhın mübarek nefeslerinde olan tesirin bilinmek lâzımdır.”
Candle
CANDLE
One day, notables of the city gathered at the Mevlana’s conversation assembly. Everyone lit a candle in front of them. Mevlana lit a very small candle in front of him. This situation was a very strange to everyone. Some fools tried to start whirling hypocritically. Mevlana told the astentatious congregation “our small candle is your big candles? vitality, watch now!”. He blew out his candle and the candle went out. After then he blew the candle again. Candel lit by his breath. Some of the notables got scared and wailed. Real God friends became happy. Real friends that witnessed with lore, the event, tempted and began whirling. Whirling lasted until sunrise. In the morning they saw, everybody’s candle except Mevlana’s consumed. His small candle was lit and a moth was flying around it. There is a luster in God’s man’s breath. The effect of the God’s Man’s breath should be known.