Mevlana

MEVLANA VE ŞEMS-İ TEBRİZİ II

Mevlânâ uzun yıllar süren eğitimi neticesinde tefsir, hadis, fıkıh, lügat Arapça gibi ilimleri tahsil etmiş asrının önde gelen bilginlerinden olmuştu. “Bütün ömrümün hâsılı şu üç sözden fazla değildir: ‘Hamdım piştim yandım’” diyen Mevlânâ; babası Sultânu’l Ulemâ’nın ve Seyyid Burhaneddin’in feyizleriyle pişmişti fakat manevi yolculuğu son durağa; maksada henüz erişmemişti. Sayısı yüzleri bulan müritleri ve öğrenciler vardı. Bütün zamanını öğrencilerini eğitmek ve müritlerini irşâd ile geçiriyordu. İşte bu haldeyken Mevlânâ’yı yakacak olan kıvılcım ortaya çıkar: Şemseddin Tebrîzî.

Şeyh Sellebâf-ın müridi olan Şems; ulaştığı manevî derecelerle tatmin olmamış olgunların noktasını tamamlayacak bir mürşid ihtiyacı ile diyar diyar geziyordu.

Şems 29 Kasım 1244 tarihinde Konya’ya gelir. Şekerciler Hanı’na iner. O dönemde Mevlânâ dört medresede birden ders veren bir âlimdir. Bir gün Mevlânâ yanında öğrencileriyle Şekerciler Hanı’nın önünden geçiyordu. Onları gören Şems Mevlânâ’nın bineğinin dizginini tuttu ve ona bir soru sordu: “Ey dünya ve mana bilginlerinin sarrafı söyle! Muhammed (S.A.V) Hazretleri mi yoksa Bâyezid-i Bistamî mi daha büyüktür?” Mevlânâ: “Hazreti Muhammed (S.A.V), bütün peygamberler ve velilerin reisidir. Büyüklük O’nundur” dedi. Bunun üzerine Şems: “Hazreti Muhammed(S.A.V) ‘Ya Rabbî seni tesbih ederim, biz seni lâyık olduğun gibi bilemedik’ dedi, oysa Bâyezid: ‘Ben kendimi tesbih ederim, şanım ne kadar yücedir’ buyuruyor” dedi. Mevlânâ cevaben: “Bâyezid’in susuzluğu bir yudumla dindi ve suya kandı. Halbuki Peygamberimiz zaten deryalar içindeydi. -aman ya Rabbi ben seni hakkıyla bilemedim, ben seni anlatamam senin kendini tanıdığın gibi sana hamd ediyorum derdi. Bayezidi Bistami’nin kalbi ve dimağı küçüktür. Az bir tecelliyat karşısında kendini kaybeder de, ‘Kendimi tesbih ederim benim şanım ne büyüktür’ der” buyurdu.

Bu olay Mevlana’nın hayatının dönüm noktası olur. Hükümdarların Saray kapısında ayakta karşıladığı, bu günkü kavramlara göre devrin hem Valisi, hem Savcısı, hem imamı ve hem de Üniversite Rektörü olan kimsenin yolunu kesip, atının yularından tutarak böyle ulu orta imtihan eden yabancının “Hâl”i, ruhunda derin fırtınaların patlamasına sebep olur. Bir an kendine gelerek yabacıyı evine misafir olarak davet eder. Şems, “Sen benim kahrımı çekemezsin” diye cevap verdi. “Olsun elimizden geleni yaparız” diyerek, aldı evinin başköşesine misafir etti.

Şems daha önce Evhadüddin-i Kirâmiye de yaptığı gibi, daha ilk gün kendisine şarap getirmesini söyler. Mevlana ev ahalisinden kimseye – eve gelen misafir şarap istiyor gidip alıverin – diyemezdi elbet. Nâçar, bizzat kendisi etraftakilerin şaşkın bakışları içinde, Rum Mahallesi’ne giderek bir testi şarap alır. Rivayet olunur ki, pürtelâş şarapçıdan çıkarken, ayakları dolaşır, sendeleyerek kürkünün altına sakladığı şarap testisiyle birlikte yere düşer. Eteklerinin arasından damla damla kırmızı bir şey damlıyordu. Koynuna soktuğu eliyle hemen testiyi yoklar ve “-Allah’a şükür, akan kanmış.” der. Yine rivayet olunur ki üç gün üç gece hiç uyumadan sohbet ederler. Mevlâna, medreseyle ilişkisini keser, halka yaptığı vaiz ve nasihatı terk eder, gecesini gündüzünü Şems ile beraber geçirmeye başlar. Oğlu Sultan Veled bu beraberliği şöyle anlatır. “Bir gün ansızın Şems çıkıp geldi. O’na ulaştı. Mevlâna’nın gölgesi O’nun ışığında yok olup gitti. Aşk âleminin ötesinden sessiz bir seda erişti. Şems, ona mâşuk halinden bahsetti. Mevlâna (çocukluğundan beri aldığı derslerle) bilgide nihayete ulaşmıştı. Şimdi ise (öğrenmeye) yeni baştan başladı.”

Halk arasında dedikodular yayılır, herkes Mevlana’yı kendilerinden uzaklaştırdığı için Şems’e kin duymaya başlar. Bütün Konya halkı ayaklanırlar. Hiç kimse Şems’in kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmez. Sonunda hepsi birleşerek Şems’in aleyhine yürürler. Müritler arasında büyük heyecan olur. Hicri 643 senesi şevval ayında Şems kaybolup gider. Şeyh Selahaddin; medrese tahsili görmemiş ama Seyyid Burhaneddin’den feyz almış, Şems’in sohbetlerinde bulunmuş, engin gönüllü, velî tabiatında kâmil bir insandır. Mesleği kuyumculuktur. Bu yüzden lakabı Zerkûb’dur.
Bir gün Selahaddin, kuyumcular çarşısındaki dükkânında çırakları ile varak yapmak için altın döverken; oradan geçen Mevlânâ çekiç darbelerinden çıkan seslerin ahengiyle cezbeye kapılır ve sema etmeye başlar. Selahaddin, Mevlânâ’nın çekiç seslerinin ritmine uyarak sema ettiğini görünce; altının zayi olmasını düşünmeden çıraklarına: “”Mevlânâ semadan çekilinceye kadar varaklar lime lime olsa da çekiç vurun”” der.
O gün sema, öğle vaktinden ikindiye kadar devam eder. Selahaddin-i Zerkûbi Mevlânâ’nın müridi olur.

Aralarındaki dostluk on yıl sürer. Mevlânâ, bu dostluğu daha da perçinlemek için Selahaddin’in kızı Fatma Hatun’u oğlu Sultan Veled’e alarak akraba olurlar.

Mevlana and Şems-i Tebrizi II

Mevlana as a result of his long years of education, he studied  interpretation of Quran, The prophet Muhammed’s deeds,Islamic law,lexicon, Arabic language and became the famous  scholar of the century. He said, my whole life can be described with these words: “I was immature, I was cooked, I burned”. He cooked with his father Sultanu’l Ülema and Seyyid Burhaneddin’s inspiration. But his spritual journey had not yet reached  its final destination. He had hundreds of students and followers. He was spending his time with educating the students and guiding the followers.  One day  his ordinary life ended, with the spark that would  burn Mevlana emerged: Şemseddin Tebrizi.

Şems was Sheik Sellebaf’s follower. He was travelling from city to city with the need of sheik who would complete his maturation degree which he didn’t satisfied with the spritual degrees that he had reached. Şems came to Konya on November, 29,1244. He stayed at Şekerciler inn.In this period Mevlana was  a scholar who teaches in four Madrasahs. One day Mevlana was passing by the  Sekerciler inn. Şems saw him, took the rein of his horse and asked a question. “ Hey! World and spirit realms expert! tell me, who is greater, Hz. Muhammed or Bayezid-i Bistami?”. Mevlana  answered: “ Hz. Muhammed is the head of all prophets and sacred men, he is greater”. Şemsaid:“Hz.Muhammed said , I glorify for you my God, we couldn’t recognise that you are so great. But Bayezid said, I glorify myself, my glory is eminent.” Mevlana answered: “ Bayezid’s thirst was quenched in one gulp, he sated with water.But our prophet Muhammed was already in oceans of water. He said oh my God I couldn’t know you as much as  needed .I can’t explain you. I praise you as you know yourself. Bayezid-i Bistami’s heart and brain is small,with a small inspiration he says: I glorify myself, my glory is eminent”.

With this event , a new page opened in Mevlana’s life. Mevlana was a great man, the rulers were meeting him standing at the palace’s gate, he was the governor, prosecutor,religious leader,Madrasah’s head  of the city.The status of a stranger when he stopped him and asked a question deeply affected Mevlana. Mevlana invited the stranger to his home as a guest. Şems said: “you can not endure my troubles”  Mevlana said “ We will do our best” and brought him to his house.

Şems as he wanted from Evhaüddin-i Kirami wanted wine from Mevlana. Muslims doesn’t tolerate wine so Mevlana couldn’t order from his men and he himself went to Greek district to get wine. He bought a jug of wine there. He was very anxious and fell down with the wine jug under his fur coat.There were red drops on the floor. He checked the jug, it was safe. He said: “Thanks to God it is my blood”.

Mevlana and Şems had long conversations . One of them lasted in 3 days and 3 nights without sleeping. Mevlana gives up  going  to Madrasah. He left preach to the people. He began to spent his day and night with Şems. Mevlana’s son Veled Sultan described this relationship: “ one day suddenly Şems came, he reached to Mevlana’s soul, Mevlana’s shadow disappeared in Şems’s light. Beyond the realm of love , silent voice emerged”.

Mevlana with education which began from his childhood,reached in knowledge to the highest point. Now he began from the beginning again. People gossip about Mevlana and Şems. Everybody hated  Şems  that he moved away Mevlana from them. Konya people rebelled. Nobody knew who the Şems was and where he came from. In the end they all unite and march against Şems. Great excitement arised among the followers of Mevlana. Şems disappeared in  643 (hicri calender) Şevval month.

Sheik Selahaddin didn’t have Madrasah education but he was a follower of Seyyid Burhaneddin. He had been in conversations of Şems. He was vast volunteered , God’s friend,matured man. His profession was jewellary so his nickname was “Zerkub”.

One day Selahaddin and his man were forging gold to make leaves. Mevlana was passing the Street in front of  Selahaddin’s shop.He heard the harmonious sound of hammer blows, he tempted and began whirling. Selahaddin said to his man “ go on forging gold up to the end of Mevlana’s whirling, it doesn’t matter if the gold is wasted”. That day whirling lasted from noon to the evening. Selahaddin Zerkub-i became the follower of Mevlana. Their  friend ship lasted ten years. Mevlana married his son Veled Sultan to Selahaddin’s daugher Fatma Hatun and they became relatives.

Bağdat Hicaz

BAĞDAT (HİCAZ) DEMİRYOLU

1900’lü yıllarda Osmanlı Devletinde Alman tekelleriyle İngiliz ve Fransız sermayesi arasındaki savaş, biraz da Sultan Abdülhamid’in ince politikalarıyla Demiryolu inşaatı alanına kaydı ve kısa dönemde Deutsche Bank’ın zaferiyle sonuçlandı. Batılı Emperyalistlerin acımasız sömürge siyaseti sonucu ekonomisi ve ordusu tahrip olmuş padişahın elindeki tek koz, İngilizlerin bölüp parçaladığı, Müslüman coğrafyaları birbirine bağlayarak bir birlik halinde tutabilmekti. Bu düşünce Hindistan, Mısır ve Afganistan gibi devletleri cebren işgal etmiş, devrin en obur emperyalisti olan İngiltere’de ciddi bir rahatsızlık yarattı. İngiltere ve Fransa’da eş zamanlı olarak başlayan Abdülhamid’i karalama politikası (Sultan Rouge-Kızıl sultan ) işte tam bu zamana denk gelmektedir. Sultan Almanya’dan aldığı destekle 1888 de Haydarpaşa-İzmit hattını Ankara’ya kadar uzatma işine girişti. 1902′ de de bir Alman tekeline Ankara’yı Bağdat’a bağlayacak olan hat için büyük ayrıcalıklar verdi. Ancak büyük ölçekli teknik sorunlar ve İngilizlerin, Arap asıllı yöresel güçlerle ortaklaşa düzenledikleri sabotajlar nedeniyle hat çok yavaş ilerledi. 1037 km. lik hat ancak 1910′ da tamamlanabildi. İngiliz gizli servisinden Hemper’in cömertçe serptiği altınlarla kurulan Vehhabilik mezhebi yandaşları, Londra’dan gelen talimatlarla bölgede Müslüman halka karşı büyük terör harekâtı uyguladılar. Sultan, Mekke’yi bu anarşiden koruyabilmek maksadıyla tren yolu hattını Hicaz’a kadar uzatmaya karar verdi. Ancak Hz. Peygambere hiçbir zaman gönül rızasıyla biat etmemiş olan bir kısım bedevi kabileleri, tarihlerinde ilk kez kendi karakterlerine pek uygun bir batılı bir müttefik bulmuşlar ve vazifesi sadece Kâbe’yi korumak olan Kâbe Ordusu’na ve daha pek çok kutsal mekâna karşı saldırmaya ve tahrip etmeye başlamışlardı. (Hz Hatice’nin kabri dâhil pek çok Peygamber yakını ve ashabın kabirleri bu zamanda yağmalanıp yıkılmıştır.) 1911 yılında yine bir İngiliz istihbarat subayı Lavrens, Magdelen College’dan tarih araştırmaları bursu ile bölgeye, güya tarihi incelemelerde bulunmak üzere geldi. Türkiye’de Fırat bölgesinde hem yerli aşiretleri para karşılığı kışkırtmak hem de tarihi eser hırsızlığı için Kargamış bölgesinde, halkın o zamana kadar pek alışık olmadığı ahlâk anlayışıyla (!) faaliyette bulundu. Aynı yıllarda bölgede insanlık tarihine ışık tutmak için(!) yine İngilizler tarafından kurulmuş bulunan Filistin Araştırmalar Vakfı (!) bölgenin tarihi haritalarını çıkartmakla meşguldü. Her ne kadar bu vakıf tarihi bir harita yayınlamaya muvaffak olamamışsa da Filistin’in tüm stratejik bölgeleri Filistinli Arapların da büyük katkısıyla tamamen kendi ellerine geçmiş bulunuyordu. Tesadüf bu ya, bu burslu öğrenci 1. Dünya savaşı başlar başlamaz İngiliz savaş Bakanlığında Üsteğmen rütbesiyle işe başladı ve Ekim 1916 da Mekke Emiri Hüseyin bin Ali ve oğulları Abdullah ve Faysal’la görüşerek onları Osmanlıların Kâbe Ordusuna karşı saldırmaya cömertliğiyle ikna etti. İlk saldırıda kendisi de subay olarak bizzat yer aldı. Bol İngiliz altını ile, Medine’deki kutsal yerlerle, demiryolunun kuzey ucu olan Şam bölgesinin, Osmanlı ordusunun ikmâl yollarını kesti. Çöl Bedevileri de ne isterlerse cömertçe veren bu İngiliz’e meftun olmuşlardı. Daha sonra ülkesinde dönünce yazdığı hatıralarında Bedevi çadırlarında onları ikna etmek için geçirdiği romantik geceleri “ruhen çok yıpratıcı” geceler olarak vasıflandırır. Tam 9 yıl süren bu geceli gündüzlü faaliyetlerinin “çok yıpratıcı” olması psikolojisini bozduğu için bir müddet Londra’da tedavi görmüş, bu arada da “Bilgeliğin yedi temel direği” adlı bir bilgelik kitabı yazarak, Avrupa tarzı bilgeliği, batı medeniyetinin bir başyapıtı olarak insanlığa armağan etmiştir!. II. Dünya savaşında da, kendisiyle aynı meşrepte olan Churchill tarafından, Arap işleri danışmanı olarak tekrar Kutsal Filistin Davasına hizmet için bölgeye göndermişse de (1921), Hicaz Demiryolunu sabotajları sırasında yerli Araplara verdiği mali sözleri tam olarak yerine getirmediği gerekçesiyle hayatı tehlikeye girdiği için aynı yıl apar topar İngiltere’ye geri dönmüştür. Suriyeli bir Arap olan Padişah’ın özel danışmanı İzzet Paşa’nın inşaat masraflarına katkı için bir madalya çıkartılması fikri kabul edilerek bir kampanya başlatıldı. Sultan Abdülhamid 50 bin lira ödeyerek ilk katkıyı yaptı. Bütün Müslüman ülkelerden, özellikle Hindistan Müslümanları, Doğu Türkistan, Sumatra, Cava, Endonezya, Malezya, Rusya, İran, Tunus, Cezayir Müslümanları büyük bir şevkle kampanyaya katıldılar. Afgan Sultanı Amir Han en yüksek katkıyı verenler arasında yer aldı. İnşaat 1 Eylül 1900’de başladı.
Proje ile 1904’de Havran, l905 de Beyrut ve Hayfa, 1908’de Medine’ye ulaşıldı. Sultan Abdülhamit yol Medine’ye ulaşınca, Resulullah’ın Rûhaniyetinin rahatsız olmaması için, rayların altına keçe döşenmesini ve yolun bir kısmında sessiz lokomotifler çalıştırılmasını emretmiştir.

İstanbul – Hicaz demiryolu hattı, 27 Ağustos 1908 tarihinde ilk trenin Şam’dan hareketiyle açıldı. İnşaatta 2666 kâgir köprü ve menfez, 7 demir köprü, 9 tünel, 96 istasyon, 7 gölet, 37 su deposu, 2 hastane ve 3 büyük atölye yapılmıştır. Sultan Hamid İnşaatı âdeta proje koordinatörü olarak yönetmiş ve devrin bir İngiliz ekonomi mecmuasına göre; tamamlandığı gün kâra geçen dünyanın tek demiryolu projesi olmuştur.

Resimde, müttefikimiz Alman askerlerinin demiryolu çalışması adı altında bölgede tarihi eserleri talan edişleri ve bunları ülkelerine kaçırışları, Sultan Abdülhamid’in proje ile ilgili bir toplantıyı yönetmesi ve ilk trenin Sirkeci Garından hareketi betimlenmiştir.

Baghdad (Hıjaz) Railway

In 1900’s at Ottoman Empire, war between German monopolies and British, French capital was directed to railway construction with the elaborate policies of Abdülhamid. In the short term,it resulted in the victory of the Deutsche Bank. Result of brutal colonial policy, our country which was divided and whose army and economy was destroyed, pulled to pieces by British , the only leverage of the Sultan for the country was connecting  Muslim geographies with railway.This idea made a serious inconvenience at İmperialist England who forcibly occupied  India, Egypt, and Afghanistan. In England and France smear campaigns began at the same time for Abdülhamid (Sultan Rouge). The Sultan extended Haydarpasha-Izmit railway line to Ankara in 1888.For Ankara- Baghdad railway line the German monopoly was authorized in 1902. However with large scale technical problems and sabotages organized by the British with local forces of Arab origin, the railway line developed very slowly. The 1037 kilometer line was completed very late in 1910. The supporters of the Wahhabi sect, which was founded with the gold genereously spread by Hemper, who is from the British secret service carried out terror in the region with the command coming from England. In order to protect Mecca from this anarchy the Sultan decided to extend the railway line to Hijaz. But some of the Bedouins who never voluntarily pledged allegiance to our prophet Hz. Muhammed, with western allies attacked ,to the Kaaba army (which was organized by Ottomans to protect the Muslim sacred places).and the sacred places and destroyed. Tombs, graves  belonging to Hz. Muhammeds family and people even Hz. Hatice’s tomb plundered and destroyed by them.

In 1911 the British intelligence officer Lawrence came to the region for the purpose of historical study  with Magdalen College’s scolarship. He came to  Euprathes Kargamış region and had operated for both historical artifact smuggling  and incite the tribes. Palestinian Research Foundation also founded by the British was working at the region to reveal the historical maps. They could’t reveal any map but with the help of Palestinian Arabs all strategic areas of Palestine passed to the British. When the first World war started  Lawrence started in the British army with the rank of first lieutetant.In October 1916 he talked to the ruler of Mecca Hüseyin Bin Ali and his sons Abdullah  and Faysal and convinced them to attack to the Kaaba army with his golds. He took place as a soldier in the first attack. Distributing a lot of gold coins he cut off the Ottoman army’s supply of material between holy places in Medina and railways South end  at Damascus. The desert Bedouins met the every wish of the generous British Lawrence. Later when he returned to his country he described in his memoir, the romantic nights he spent in Bedouin tents for to persuade them, very tiring spritually. As a result of abrasive work in this region he went to hospital and treated in London for some time as his psychology was deteriorated. And he wrote a book “ 7 Pillars of Wisdom” and gifted to humanity , the western style of wisdom. At the II. World war at the same temperament, Churchill send Lawrence to the region for the sacred Palestine plea in 1921. Because of he failed to keep his promises at the Hijaz railway sabotages to local Arabs , his life was endangered . In the same year he returned to England.

The Sultan’s advisor Izzet Pasha offered to issue medals for the construction cost of the railway. Sultan started the campaign with donating 50,000 liras. All the Muslim countries, India,East Turkistan, Sumatra, Cava, Indonesia, Malaysia, Russia, Iran, Tunisia, Algeria participated to the donation with great enthusiasm. Afghan Sultan Amir Khan was among those who gave the highest support. Construction of  the railway began on September,  1, 1900. Railway line reached with the Project in 1904 Havran, in 1905 Beirut,Haifa , in 1908 Medina. In Medina, Abdülhamit ordered the laying of the felt under the rails and running  silent locomotives on this part of rail so that the spirit of the prophet would not be disturbed. İstanbul-Hijaz  railway expedition started with the first train from Damascus on August,27 ,1908. For the railway lines 2666 stone bridges and vents, 7 steel bridges, 9 tunnels, 37 water storage, 96 terminal,7 pond, 2 hospital, 3 large ateliers had been constructed. Sultan Abdülhamid managed the project almost as a project coordinator. According to a British magazine of the period, it was a profitable project the day it was completed.

In the Picture depicted,our ally German soldiers’ plundering of historical artifacts in the region under the name of railway work and sending them to their country. Sultan Abdülhamids management of meeting related to the project. First trains departure from Istanbul Sirkeci terminal.

Mohaç Savaşı

Sultan Selim, Doğudan gelen tehditleri, İran ve Mısır içlerine kadar girerek önlemişti. Doğudan Osmanlı‘ya tek başına saldırabilecek herhangi bir devlet kalmamıştı. Ancak, oğlu Süleyman döneminde Alman İmparatoru gizliden gizliye İran ile ittifak yaparak Osmanlı devletini ortada sıkıştırmayı plânlıyordu. Bunu fark eden Sultan Süleyman derhal sefer hazırlıklarına başladı.

23 Nisan 1526’da 100 bin kişilik ordu ile sefere çıktı. Kara ordusu yolda Petervaradin, Uylak ve Eszek gibi güçlü kaleler ile diğer birçok irili ufaklı kaleleri zapt etti. Tuna nehri üzerinden de bir ince donanma, kara ordusuyla buluşmak üzere yola çıktı. Drava nehri gibi deli dolu akan nehirler dâhil birçok suyolu üzerine ağır topların da geçebileceği köprüler yapıldı. Osmanlılar, ordunun bu taş köprülerden geçişini tamamlamasının ardından, geriden gelebilecek saldırıları önlemek için çoğunu tekrar yıkarak yoluna devam etti ve 26 Ağustos’ta Mohaç Ovası’na ulaştı. Taş köprüler yapıp şehirler ve kaleler fethederek 100 bin kişilik ordunun ağır teçhizatlarıyla 2.500 km.lik yolu alması sadece 4 ay sürdü.

Osmanlı ordusunun 5 bin kişiden oluşan öncü kuvvetinin başında Yahyapaşaoğlu Balı Bey vardı. O’nu Rumeli askerleri ve 150 top ile Sadrazam İbrahim Paşa takip ediyordu. Sadrazamın gerisinde de Anadolu askeri ve geri kalan toplarla Behram Paşa bulunuyordu. Daha sonra muhafızlar, yeniçeriler ve süvari alayları ile Türk ordularının başkumandanı Kanunî Sultan Süleyman geliyordu. Artçı vazifesi gören Bosna süvarisinin başında Hüsrev Bey vardı. Bu düzende Mohaç’a giren Türk ordusu, ovanın güneybatı yamaçlarını hâkimiyeti altına aldı. Kanuni Sultan Süleyman, çevreye gönderdiği akıncılarla, Macar ordusunun yardım almasını önledi.

Macar ve Papalık ordusu (Fransa hariç hemen bütün Avrupa orduları) toplam 150 bin kişi kadardı. 29 Ağustos sabahı Macar ordusu sancağı göründü. Sultan da Osmanlı Sancağını açtırdı. Savaş, Balı Bey’in şaşırtma taarruzlarıyla başladı. Osmanlı akıncıları, derhâl hilâl düzenine girerek, ağır zırhlar içindeki Macar ve Papalık ordularını çembere aldılar. İki kanattan yapılan saldırılar sonucu, tüm Hıristiyan ordusu bir anda 300 Osmanlı topçusunun tam karşısında kaldı. Çatışma yarım saat, tüm muharebe ise 2 saat sürdü. Tarihin kaydettiği en hızlı meydan muharebesi böyle bitti. Macar Kralı II.Layoş, savaş meydanından kaçmadı ve muhafızlarıyla birlikte çarpışarak Karasu bataklıkları mevkiinde hayatını kaybetti.

Mohaç Muharebesi, Papalık tarafından o günkü Osmanlı akınlarına karşı son kalkan olarak görülen Macaristan’ın büyük bir kesiminin Osmanlı hâkimiyeti altına girmesi açısından önemlidir. Muharebede Macar kralı II. Lajos’un öldürülmesi üzerine Macar tahtı vârissiz kaldı; 650 yıllık Macar Krallığı tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

Mohac Battle

Sultan Selim prevented threats from the east by the penetration of Ottoman army into Iran and Egypt. There was no power left that would be able to attack the Ottomans from the east. However, during the reign of his son Suleyman, German Emperor set a secret alliance with Iran aiming to squeeze the Ottomans in the middle. Realizing this situation Sultan Suleyman immediately began preparations for a military expedition.

Sultan Suleyman started the expedition, with 100,000 men on 23 April 1526. Land army conquered strong castles like Petervaradin, Uylak, Eszek and many large and small castles on the way. To meet with land army a thin navy sailed in Danube. Many stone bridges, that heavy cannons could pass-over were built on rivers like Brava and others flowing wildly. Ottomans after passing from these bridges demolished them to prevent an attack from behind. Ottomans continued on their way and reached the Mohaç plain on August 26. Building stone bridges, conquerring cities and castles with 100,000 men heavily armed army moved forward, only in four months.

Ottoman Navy’s pioneer force of 5,000 men’s commander was Yahyapaşaoğlu Balı Bey, after that Visier İbrahim Pasha with Rumelian soldiers and 150 cannons were following. After visier Behram Pasha was coming with Anatolian soldiers and remaining cannons. After that the commander of the Turkish Army’s head Sultan Süleyman was coming with guards, janisseries and cavalcade. As a rearguard Hüsrev Bey was commanding Bosnia cavalry. Turkish army entering Mohaç plain in this order, conquered the southwestern slopes. Kanuni Sultan Suleyman prevented the Hungarian Army from getting help, with the raiders he sent to the nearings.

Hungarian and Vatican Armies (almost all European armies except France) were total 150,000 men. On the morning of August 29, the Hungarian banner was seen by Ottomans. Sultan Suleyman also had the Ottoman banner opened. The war began with diversionary attack of Balı Bey. Ottoman raiders immediately entered in the crescent order and circled the Hungarian and Vatican armies in heavy armor. As a result of the attack from the two wings enemy army immediately was in front of 300 cannons of Ottomans. The fight lasted half an hour. Total war lasted two hours. Fastest battle recorded by history ended by this way. Hungarian king II. Layosh didn’t run away from the battle. Fighting with his guards against Ottoman’s raiders, he was killed at Karasu marshes.

The Battle of Mohaç was important in history as the Ottomans conquered most of Hungary which was assumed by the Vatican, to be the last shield against Ottoman threat. Since Hungarian King II. Layosh was killed at Mohaç, Hungarian throne left without heir. The Hungarian kingdom which had lasted for 650 years went out of existence as a consequence of Mohaç battle.

Sultanın Rüyası

Birinci Dünya Savaşı’ndan bir süre önce İngiltere’deki Portsmouth Tersanelerine sipariş edilen “1.Sultan Osman” ve “Reşadiye” isimli savaş gemileri uzunca bir süre Osmanlı Devleti’ne teslim edilmedi. İngilizler yapımı tamamlana zırhlıları, sözleşme hükümleri aksine, ödemelerin aksamasını bahane etmişlerdir. Rauf Bey İngiltere’ye giderek vadesi gelmeyen ödemeleri de bizzat kendisi yaparak teslimatı beklemeye başlamıştır. Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe olmadığından geniş çapta bir bağış kampanyası düzenlenmiş, o zamanın olanaklarıyla kahvelerde, halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamere ve eğlencelerde sürekli olarak para toplanmıştır. Bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar veriliyor ve bu kumbaralarla para topluyorlardı. Önemli para yardımlarında bulunanlara “Donanma İane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu. Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere savaşa girmeden 1 Ağustos 1914’te Sultan Osman zırhlısını alabilmek için borcu olan 649.647 sterlini ödedi. Osmanlı yönetimi parayı yatırınca gemi inşaat şirketinin müdürü Rauf Orbay’a “Anlaşılıyor ki bu ödeme, Osmanlı savaş gemisi Sultan 1. Osman’a Türk Sancağının çekilmesi ile ilgilidir”” demişti.
İngilizler para yatmadan çok önce gemilere el koymayı kararlaştırmışlardı. Şirket yöneticilerinin de durumdan haberi vardı. 31 Temmuz 1914 günü şirket yöneticilerine, İngiliz Bahriyesinden şöyle bir yazı gönderilmişti: “”Majestelerinin Hukuk Dairesi ile yapılan görüşmeler neticesi hükümetin, içinde bulunduğumuz şartlar gereği, inşa etmekte olduğunuz gemileri bir başka devlete teslim etmenize izin vermenin mümkün olamadığını bilgi edinmenizi rica ederiz.””
İngiliz aldatma ve oyalamaları 28 Haziran 1914 e kadar devam etti. Bu tarihte bir Sırplı ’nın, işgalci Avusturya Macaristan veliahtını Saraybosna’da öldürmesi İngilizlerin çok işine geldi. Sonrası malum.
1914 İngiltere deniz kuvvetlerinin komutanı Winston Churcill hatıralarında gemilerin gasp edilmesi olayını şöyle anlatır: “”İngiliz donanması Savaş düzeninde denize açılmıştı. 28 Temmuz’da Türk zırhlılarının ikisinin de Kraliyet Donanması’na katılmasını talep ettim. Tyne Nehri’nde demirlemiş bir Türk nakliye gemisi, 500 gemici ile birinci zırhlıyı almak üzere bekliyordu. Türk kaptan geminin teslimi için acele ediyor geçikmenin devamı halinde gemiye zorla binip Türk bayrağını çekeceğini söyleyerek gözdağı veriyordu. Bu kargaşa altında 31 Temmuz da kendi sorumluluğum altında, Türkler tarafından gemiye el konulma teşebbüsü olursa bunun gerekirse silah kullanılarak önlenmesini emrettim. Buna İngiliz Kraliyet Donanmasının çıkarları için başvurdum. İki Osmanlı zırhlısının İngiliz donanmasına katılması İngiltere’nin milli çıkarları için gerekliydi. O günlerde İngiliz Bahriye Nezareti’nde ve hatta tüm İngiltere’de hiç kimse Türkiye’nin niyetlerinden ve bu gemilerin savaş halinde ne gibi bir rol oynayabileceğinin farkında değildi. Türk zırhlılarını teslim etmeyerek beklenenden daha iyi bir iş yaptık”.
Rauf Orbay ise Hatıralarında bu vahim olaya değinerek : “”Geminin son taksiti olan 700 bin lira da vadesinden önce ödenmişti. İngiliz Şirketi yetkilileri teslimattan önce yapılması gereken birtakım test işlemlerinden bahsediyorlardı. Gemileri teslim alabilmek için bahsettikleri bu testlerin bir kısmından da vazgeçtik. Gemi İnşaat Firması yetkilileri ile 2 Ağustos 1914 günü geminin bize teslimi konusunda mutabık kalmıştık. Fakat parayı verdiğimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancak çekme töreni zamanından yarım saat evvel İngilizler, “1.Sultan Osman” ’a el koydular.””
İngiltere’nin Türk gemilerine bu şekilde el koyması Londra Büyükelçisi Tevfik Paşa tarafında Bab-ı Aliye iletildi. Osmanlı Hükümeti olayı protesto edip, 5 milyon lira bedel ve 1 milyon lira zarar ziyan talebinde bulundu. Tabii ki hiçbir sonuç alınamadı.
İngilizler parası ödenmiş Türk zırhlılarını bu yolla ele geçirdikten sonra, her iki geminin de isimlerini değiştirerek kendi donanmalarına kattılar.
Aslında bu gecikmenin ardında yatan neden çok başkaydı: Büyük bir savaşın çıkması yönündeki beklentiler ve özellikle Rusya’nın 1914 yılında Boğazları ele geçirmek için yaptığı gizli planlardan haberdar olan İngiliz hükümeti, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki yakınlaşmayı gözlemliyor ve buna göre hareket ediyordu. Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki ittifak resmi olarak kesinleştiği sırada, İngiltere çoktan Rusya ile anlaşmış ve Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı ittifakının karşısına geçmişti. Bu durumda Boğazların savunmasında hayati rol oynaması beklenen yeni gemilerin teslim edilmesi imkânsızlaşmıştı. Zira İngiltere de Rusya gibi Boğazlar’a çıkarma yapma hesabındaydı. Nitekim Çanakkale Savaşları İngiltere’nin gerçek niyetlerini ortaya koymuştur. Bu nedenle sipariş edilen ve parası son kuruşuna kadar ödenen gemiler hiçbir zaman Osmanlı Devleti’nin eline geçmedi ve bu olay yaşlı Sultan Reşad için bir rüya olarak kaldı. Sultan 3 Temmuz 1918 de vefat etti.

Sultan’s Dream

THE SULTAN’S DREAM

Before 1.World War the battleships  “I. Sultan Osman” and “Reşadiye” were not delivered to the Ottomans for a long time. The British  used the delay of payments as an excuse contrary to the contract provisions. Raif Orbay went to England, made the overdue payment himself and waited for the delivery. There was not enough budget to buy these ships. A large donation campaign was organized. With the possibilities of that time, money was  collected in cafes and entertainments, in places where people were gathered, for a long time. Navy donation medals were awarded to those who made substantial donations.

On August 1, 1914 before England entered the war Ottoman Empire paid 649,647 pounds to buy the “I.Sultan Osman” battleship. When the Ottoman administration invested the Money, the director of the ship building company said to Rauf Orbay, “it seems that this payment is related to raise  the Turkish flag on the Ottoman warship  “Sultan I. Osman”. The British has decided to seize the ships long before the money was paid. The company executives were aware of  the situation.

On July 31,1914 the following letter was sent to the company executives from the British navy: “ As a result of the negotiations with the Royal Law Office, the government would not be allowed to deliver the ships you were building, to another state due to the conditions we are in.” British deception and distraction continued until June 28, 1914. On this date a Serbian killing the invading Austrian-Hungarian crown prince in Sarajevo was beneficial to the British. The First World War was started on that day.

British naval commander Winston Churcill described the usurpation of the ships in his memoir: “British Navy was sailing in battle order. On  july 28,1914, I demanded that Turkish battleships be given to the Royal Navy. On the river Tyne an anchored Turkish merchant ship was waiting to receive the  first warship with 500 sailors. The Turkish captain was in hurry to deliver the ship, threatening that if the delay continues he would forcibly board the ship and fly the Turkish flag. In this turmoil on July 31, on my own responsibility, if there is an attempt to seize the ship  by the Turks, I ordered that this be prevented by using weapons if necessary. I applied for it in the interests of the British royal navy. It was necessary for British national interests that two Ottoman warships joined the British navy. In those days no one in the British navy, even in the whole England was aware of Turkey’s intentions  and what role these ships would play  in the war. We did a better job than expected by not delivering the Turkish battleships.”

Rauf Orbay mentioned this serious event in his memoir: “ The last installment of the ship 700,000 liras  was paid before the due date. British company officials were talking about the tests that should be done before the delivery. We gave up some of those tests in order to receive the ships. We agreed with the shipbuilding company officials to deliver the ship to us on August 2, 1914. But half an hour before the scheduled flag ceremony for the day after we gave the money, the British seized  the “I. Sultan Osman” ship. England’s seizure of Turkish ships in this way was reported to the Bab-ı Ali (Ottoman government) by the London ambassador Tevfik Pasha. The Ottoman government protested the event and demanded 5,000,000 liras price and 1,000,000 liras of damage fee. Of course no results were obtained. After the British captured these already paid battleships in this way, they changed their names and added them to their own navy.

 Actually  the reason for this delay was very different.  The British government should be aware of  expectations for a great war to break out and especially the secret plans made by Russia in 1914 to seize  the Bosphorus and Çanakkale channels. They were observing  the convergency between Germany and Ottoman Empire and were acting accordingly. By the time the alliance between Germany and Ottoman Empire was finalized, Britain  had already made an agreement  with Russia.  Britain was against  the alliance of Germany Austria-Hungary and Ottoman Empire. In this case the delivery of the ships expected for the defense of the straits became impossible. England wanted to seize these straits like Russia, thus Çanakkale wars indicated the real intention of England. For this reason the ordered ship whose price was paid could not be obtained by Ottomans. This event remained a dream for the old Sultan Reşad. The Sultan died on July 3, 1918.  

  

Fatih’in Fermanı

FATİH’İN FERMANI II

Fetihten önce, Latin işgalcilerin Katolik baskıcı yönetimi nedeniyle İstanbul’da Ortodoks Kilisesi diye bir şey kalmamıştı. Katolik zulmünden çok az papaz sağ kalabilmişti. Hemen tüm Ortodoks kiliseleri tahrip edilmişti. İstanbul Patrikhanesi 1204’ten beri, Roma’ya bağımlıydı ve oradan atanan bir temsilci tarafından yönetiliyordu. 1261’e kadar, İstanbul da Ortodoksluk adına ne bir kilise ne de bir cemaat vardı. Aslında 1054’te karşılıklı olarak birbirlerini aforoz etmiş bulunan iki kilise birbirlerini zaten yok sayıyorlardı.

Fetihten sonra II. Mehmet İstanbul’daki Rum ahalinin görüşlerini de alarak, eski Osmanlı Başkenti olan Edirne’de bir manastırda inzivaya çekilmiş olan, Gennadios’u arayıp buldurtarak Saray’da kabul etti. Ortodoks cemaatini toplayarak artık kendi kilisesini kurabileceğini bildirdi. Ancak patrik olarak atanmasına ruhâni rütbesi müsait olmadığından rütbesi Fatih’in buyruğu ile alelacele en son ruhâni rütbeye yükseltilerek Havariyyun Kilisesi piskoposluğuna getirildi. Aynı uygulama Ermeni Cemaati için de yapıldı. 1461 yılında, Bursa’da yaşamakta olan Metropolit Hovakim’i İstanbul’a getirterek, O’nu fermanla Baş Patrik olarak atıyor. Rum Kilise yetkililerinin Gennadios’un Patrikliğine hiyerarşik rütbe geleneği nedeniyle itirazlarının aynısı burada da yaşanıyor, Ermeni kilise adamları Erivan’da ki başrahibin liyakat olarak Patrik olmaya uygun olduğunu Bursa’dan getirtilen Hovakim’in bu rütbe için uygun olmadığını Saraya arz ediyorlar. Tabii ki Fatih Sultan Mehmet Han her iki cemaatin geleneksel ruhâni hiyerarşilerini bir kenara bırakıp bu cemaatlerin, bundan böyle kendilerine verilen Ferman-ı Hümâyun gereğince yaşamlarını sürdürmelerini sağlamıştır.
Gennadios 1454 de, batılıların Doğu ve Batı Kiliselerinin aforozları karşılıklı olarak kaldırıp iki kiliseyi birleştirme politikaları başlatması üzerine, 1204’deki Lâtin istilacıların zulmünü halka bir kez daha anlatarak bu birleşme senaryosuna şiddetle karşı çıkmış ve “Türklerin kılıcı Frenk”in ekmeğinden yeğdir” diyerek Osmanlı Devleti yanında saf tutmuştur.
Gennadios’a, Sarayda düzenlenen muhteşem bir törenle, II. Mehmet tarafından Patrikhâne âsası ve fermanı verildi. Asıl adı Scolarüs olan Gennadios, Aralık 1453 te patrik olarak atandı ve Gnadiyüs ünvanını aldı. Osmanlı devlet protokolünde vezir ile eşit bir rütbe kabul edildi. Kendisine Yeniçeri Çorbacılarından bir kıta koruma olarak tahsis edildi. Fermanda Fener semtindeki kilisenin (Bugün Fatih Camiinin yerinde bulunmuş olan Havariyyun Kilisesi’nin) kendisine tahsis edildiği, ibadet ve ayinlerinde tamamen serbest oldukları, Patrikhane dini efradının her türlü vergiden azade kılındıkları ve harabe halindeki kiliselerinin onarımı için yapılan tahsisatlar da yer almaktadır. Patrikhane bu Ferman ile Hukuki ve Cezai alanlarda tam bir muhtariyete sahip olmuş ve böylece Bizans döneminde dahi sahip olmadığı bir özgürlüğe kavuştu. Zira Bizans döneminde Ceza Hukukunu ilgilendiren davalar İmparatorluk makamının yetki alanında kalıyordu. Sultan ayrıca bir de beyaz at armağan ederek Patriğin bizzat kendi korumasında olduğunu dünyaya, daha doğrusu Katolik dünyaya ilan etmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’nin tüm Ortodoks’ları, sadece Yunanca konuşanlar değil, Bulgarlar, Sırplar, bir kısım Arnavutlar, Makedonlar, Eflâk-Boğdan ahalisi bu kiliseye bağlanmış oldu. Buralardaki ulusal kiliselerin tamamı İstanbul Fener Patrikhanesi’nin ruhanî, adlî, idarî ve mali otoritesi altına giriyordu. Ortodoks Patrikhanesi kurulduğu günden bu yana ilk kez böylesine geniş imkânlara ve saygınlığa kavuşuyordu.
Patrikhane 1,5 yıl sonra civar semtlerde cemaati olmadığı için gene bu papazın ricası ile Pammakaristos manastırına (bugünkü Fethiye Camii) nakledilmiştir. Ancak III. Murat zamanında bu bölgede Müslüman nüfusun hızla artmasından da şikâyetçi olan Patrik gene Padişah’tan Patrikhanenin Fener’e naklini istemişlerdir. 1821 Mora ayaklanmasını silah ve asker olarak destekleyen Rum Patriği II. Gregorios bugünkü Patrikhanenin orta Kapısı önünde asılarak idam edildi. O tarihten sonra Patrikler aynı yerde bir Türk Devlet Büyüğü asılmadıkça orta kapının açılmayacağına yemin ettiler. Bu orta kapı bugün hala kapalı bulunmaktadır. 1856 Islâhat Fermanıyla Patrikhanenin yetkileri daha da genişletilmiş, Patriklerin görev süreleri ömür boyu olarak uzatılmış, ayrıca Patriğin Osmanlı tebâsında olması şartı da kaldırılmıştı.

Bu konuyu betimleyen bir mozaik bezeme, devrin Rum sanatçıları tarafından Fener Patrikhanesi giriş holünün duvarına da resmedilmiştir. Ancak uzun bir süre oraya fotoğraf makinası (ve hatta kağıt ve kalemle dahi) ile girmek kilisenin papazlarınca engellenmişse de son yıllarda bu engelleme kilise yetkililerince hafifletilmiştir. Roma’daki Papalık la İstanbul’ da ki Patrikhane arasındaki aforoz 1964 Kıbrıs olaylarının başladığı ortamda, karşılıklı olarak kaldırılmış olsa da bu yumuşama 1204 katliamları nedeniyle halka yansımamıştır.
Resim II.Gennadios’un Sarayda düzenlenen törenle Huzurda, Ortodoksluğun İstanbul’da yeniden doğuşunu ilan eden Fermanı alışı anını betimlemektedir.

Fatih’s Edict

Before the conquest of Istanbul by Fatih Sultan Mehmet, Orthodox church came to an end because of Latin intruder’s Catholic oppressive rule. Few priests survived from the Catholic perseqution. Almost all Orthodox churches were destroyed. Istanbul patriarchate had been attached to Rome since 1204 and ruled by an appointed representative of the Rome. Until 1261, there was no church or congregation in the name of Orthodoxy in Istanbul. In fact, in 1054, two churches that excommunicated each other were ignoring each other. After the conquest, Sultan II. Mehmet by taking the opinions of the Greeks in Istanbul searched and invited Gennadios to the Palace. Gennadios was an Orthodox priest he was in the old Ottoman capital city, Edirne at seclusion in a monastery. Sultan ordered him gathering the congregation to establish Ortodox church. Gennadios promoted to spritual leader, Havariyyun Churches bishop by Sultan II. Mehmet. The same application made for Armenians. Havakim, the metropolitan bishop who was living in Bursa, was brought to İstanbul, appointed by the Sultan as chief patriarch. As Greek Church officials objected to Gennadios’s leadership, because of the hierarchical rank tradition; Armenian church also objected to the Sultan for metropolitan Hovakim. They insisted that the high priest in Yerevan was more suitable in merit. Fatih Sultan Mehmed Khan provided both of the congregations living according to Sultan’s edict (Ferman-ı Hümayün) under the rule of the leaders chosen by Sultan contrary to their request of hierarchical rank tradition. In 1454 westerners initiated policies to unite the western and eastern churches by removing the mutual excommunication. Gennadios described the cruelty of Latin invaders in 1204 to the congregation. He strongly opposed to the unification of two churches. He said “the sword of the Turks is better than the bread of the Franks” and sided with Ottomans. Gennadios was given the patriarchate scepter and edict by Sultan II. Mehmet in a magnificent ceremony held in Palace. He took the title of Gnadius Gennadios his real name was Scolarüs Gennadios. He was appointed as patriarch in 1453. An equal rank with visier was determined in the Ottoman state protocol. Janissary group (Yeniçeri Çorbacı) was assigned to him as guard. In the edict it was dictated the church in Fener district (in place of today’s Fatih Mosque) was assigned ( Havariyyun church) to Orthodoxes. They were free in worship and rituals, patriarchate religioun communuty was exempt from tax, allowance for the repair of churches in ruins was provided. With this edict, the patriarchate gained full autonomy in the legal and criminal fields, and freedom that they could not have in the Byzantine period, cases concerning criminal law were under the jurisdiction of the Byzantine imperial authority. The Sultan also declared to the Catholic World that the patriarch was under his protection by presenting a white horse to Gennadios. In Ottoman reign, all Orthodoxes, Greeks, Bulgarians, some of the Albanians and Moldavian people attached to this church. The churches in the regions were under the spritual, judicial, administrative, financial authority of the Istanbul Fener patriarchate. For the first time since its establishment the Orthodox patriarchate was gaining such wide opportunities and prestige. After 1.5 year the patriarchate was transferred to the Pammakariostos monastery (today’s Fethiye mosque) with the request of Gennadios as there was no congregation in the vicinity. But at Sultan III. Murat period the patriarch who complained about the rapid increase in the Muslim population demanded to return to the Fener Patriarchate. Greek patriarch II. Gregorius supported the Mora raid in 1821 with arms and soldiers. For this reason he was hanged in front of the middle gate of today’s patriarchate. After that day the patriarchs swore that the middle gate would not be opened unless a Turkish statesman was hanged in the same place. This middle door is still locked today. With the 1856 reform edict, the patriarchs power was expanded, the terms of the office of the patriarchs were made for life time, and the condition that the patriarch be an Ottoman nationality was abolished.
A mosaic of decoration depicting this subject was painted by the Greek artist of the period on the wall of the enterance hall of the Fener Rum Patriarchate. For a long time the churches priests were prevented from entering there with a camera or even a pen and a paper. This obstacle has been alleviated in recent years. The excommunication between the papacy in Rome and the patriarchate in Istanbul was mutually abolished in the context of the 1964 Cyprus events, this event was not reflected to the public because of the 1204 slaughter.
II. Gennadios receiving the edict announcing the rebirth of the Orthodoxy in Istanbul in a ceremony held in Palace is depicted in the picture.

Hezarfen Ahmet Çelebi

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde İstanbul’da bulunan bin hünerli (Hezarfen), cemşid işli, çok becerikli, Aristo akıllı üstadlardan bahsedilen bölümde adı geçen kişilerden biri de Ahmet Çelebi’dir. Evliya Çelebi Hezarfen Ahmet Çelebi ile ilgili olarak şunları yazar: “İlk defa Okmeydanı minberi üzere yıldız rüzgârı şiddetinde kartal kanatlarıyla sekiz, dokuz kere göklere kanat açarak talim etti. Sonra Sultan Murat Han Sarayburnu’nda Sinan Paşa köşkünde seyrederken Galata kulesinin en tepesinden Ahmet Çelebi lodos rüzgârıyla uçup Üsküdar Doğancılar meydanına düşmüştür. Sonra Murat Han bir kese altın ihsan edip Hezarfen Ahmet Çelebi’yi Cezayir’e sürmüştür. Orada öldü. Murat Han “her ne istese elinden gelir” diye Ahmet Çelebi’den pek çekindiğinden onu sürgüne yollamıştır.”

Bu uçuş hikâyesinin asıl önemi, Çelebinin kanat takıp bir kuleden uçmasından ziyade, O’nun yükseklerde ki hava akımlarının varlığını fark ederek taktığı kanatlarla kendini uluorta boşluğa değil, bu hava akımları yönüne bırakmasıdır.

Evliya Çelebi’nin bu bin hünerli kişiler arasında Aristo akıllı diye tanıttığı Ahmet Çelebi hakkında tarihimizde başkaca hiçbir kayıt bulunamamış ve zaten yüzünü ve yüreğini tamamen batıya dönmüş olan sanatçılarımız da son yıllara kadar onun adını bile anmamışlardır.

Hezarfen Ahmed Çelebi

In Evliya Çelebi’s Journey book it was written, Hezarfen Ahmed Çelebi was very skilful (hezarfen=thousand sciences), glaring, and took place in the book, in masters section among the masters who are intelligent as Aristo. Evliya Çelebi wrote in his book about Hezarfen Ahmed Çelebi “First time he practised flying in the sky eight or nine times, from Ok meydanı (Ok square) minaret, with eagle wings in the star wind velocity. After that when Sultan Murat Khan was watching from Sarayburnu at Sinan Pasha’s mansion he flied starting from Galata Tower with southwest wind and touched down at Üsküdar Doğancılar square. After that Sultan gave a pouch of gold coins to Hezarfen Ahmed Çelebi and exiled him to Algeria. He died there. Sultan Murat Khan exiled him because of he was very skilful and bothering.”
The significance of the story is not Hezarfen Ahmed Çelebi’s flight with wings. He took the advantage of air flows with his scientific observation.
In our history there was no information about Hezarfen Ahmed Çelebi except Evliya Çelebi’s Journey book. Our artists who directed their faces and hearts to the west, up to the recent years, didn’t remember his name.

Ertuğrul’un Şanlı Seferi

Ertuğrul Firkateyni 16 Eylül 1890 tarihinde Japon denizinde Oşima adası açıklarında battı. Tam sayısı bilinmemekle birlikte şehit olan denizci sayısı 600 civarındadır. 69 Mürettebat ise Kaşino köyü halkı tarafından sağ olarak kurtarıldı.

Seferin ana nedeni Sultan Abdulhamid’in Alman İmparatoru’na, Fransa Kralı’na, Hollanda Kralı’na ve hatta İran Şahına Osmanlı İmparatorluğu Yüksek Nişanı vererek onurlandırmasına rağmen, bunca gücüne rağmen Japon İmparatoru’na bu nişan verilmemişti. İki devlet arasında diplomatik ilişki olmaması nedeniyle Japon Hükümdarı Meici (1868-1912) araya İngiliz Büyükelçisini ricacı olarak birkaç kez Yıldız Sarayı’na bu maksatla göndermiş, Abdulhamid nihayet bu İngiliz büyükelçisine Japon İmparatoru için de Osmanlı Yüksek Devlet Nişanı göndereceği haberini müjdelemiştir. Sultan Abdulhamid’in siyaseti gereği yaklaşık 30 yıldır ülkede dosdoğru savaş gemisi yapılmadığı gibi Abdulaziz’in hazinenin üçte birini harcayarak yaptırdığı gemiler de Haliç tersanesinde çürümeye terkedilmişti. Bu yatan gemiler için o tarihlerde yazılan bir askeri raporda, içinde şemsiye ile gezilen gemiler tabiri kullanılmıştır. Bu arada 3 adet büyükçe birer ahşap gezinti teknesi hüviyetinde 3 adet Firkateyn de yapılmış ki bunlardan biri de Ertuğrul Firkateyniydi. Denizci Subayların üst üste olumsuz raporu vermesine karşın Bahriye nazırının anlamsız ısrarıyla Firkateyn 9 aylık çok meşakkatli yolculuğuna çaresizlik içinde başladı (14.Temmuz 1889) ve Japonya’ya vardı, İmparator Meici yıllardır rüyalarını süsleyen Osmanlı Yüksek Devlet nişanına büyük bir törenle kavuştu. Japon yetkililer ve bizzat İmparator Meici küçücük firkateynin bu fırtınalı mevsimde geri dönüş yolculuğuna katlanamayacağını belirtmesine ve hatta gemicileri fırtınalar dininceye kadar Japonya da misafir etmek istemesine rağmen gene Bahriye nazırımızın karşı çıkması ile bu da mümkün olmamıştır. Bir ara İmparator Meici’nin, Firkateynin orada kalması ve mürettebatın Japon zırhlı gemisiyle İstanbul’a yollanılması teklifi de Osmanlı’yı küçük düşürücü bulunduğu için reddedilerek dönüş yolculuğu çaresiz başlamıştır. Buradaki bir trajik öykü de şehit olan Gemi Kaptanı Osman Paşa’nın, İstanbul’daki Bahriye nazırının damadı olması ve iki yüksek rütbeli subayın devlet anlayışlarını hiçbir zaman uyuşmayıp bu tatsızlığın Osman Paşa ile hanımı arasındaki evlilik ilişkisini de yıllardır olumsuz şekilde derinden etkilediğidir.

Trajik tarafı bir yana bırakılırsa gidiş yolculuğu, batının emperyalist iştahının oburlaştığı bir dönemde Avrupa başkentlerinde büyük bir telaşa ve diplomatik diş gösterme trafiğinin artmasına sebep olduğu gibi, gemi rotası üzerindeki tüm ülke halkları üzerinde de bir bayram heyecanı yaşanmasına neden olmuştu. Öyle ki gemi daha yola çıkmadan Hollanda, Yıldız Sarayı’na elçisini ricacı olarak yollayıp, geminin mümkünse Hollanda Antillerine (Endonezya’ya) uğramamasını, zira halk arasında zaten mevcut olan kıpırdanmaların Osmanlı Sancağının görülmesiyle isyana dönebileceğini belirtti. Gemi, Kızıl Deniz’den geçerken İngiliz işgali altındaki halklar, dünyadaki tek hür İslam ülkesi olan Osmanlı sancağını secde ederek selamladılar. Hindistan’da bazı kıyı şehirlerinde halkın Osmanlı sancağını görünce toplu olarak gösteri yapabilecekleri korkusuyla, İngiliz işgal güçlerince sıkıyönetim uygulandı. Bu tarihlerde Londra’da yayınlanan The Times ve 19th Century gibi saygın(!) gazetelerde Hilafetin Arapların hakkı olduğu, bunu Türklerin gasp yoluyla ele geçirdiği konusunda yoğun bir anti-Osmanlı kampanya başladı. Fransa’daki Osmanlı aleyhtarı karalama kampanyaları ise daha çok Sultan Abdulhamid’in şahsıyla, aile yaşantısı ile ve fizik yapısıyla ilgili idi. Batı ülkelerin hür basınında devlet fonlarıyla yaratılan bu karalama kampanyaları, o sıralar İstanbullu batı hayranı aydınlarca bile işlendi. Hatta batıda (makale yazarlarının fonlanması kesilince) ortadan kalktığı halde Abdülhamid ile alay etme eyleminin bizde elan devam etmesi, o günlerden kalmış bir miras olarak sürdürülmektedir.

Resim, geminin Japonya’ya gidiş seferini, nişanın takdimini ve dönüş yolculuğundaki felaketi betimlemektedir.

The Glorious Expedition of the Ertugrul Frigate

Ertugrul ship sank at 16 September 1890 at Sea of Japan near to Oshima island shore. Although the exact number is unknown approximately 600 sailors died at the accident. 69 sailors rescued alive by Kuchino village inhabitants.

Journey’s main reason was to present Japan Emperor, the Ottoman Empire medal. Although Sultan Abdülhamit gave that decoration to German emperor, French king, Holland king and Shah of Iran and honoured them; even though his tremendous power, Japan Emperor Meici was deprived. Because of no diplomatic connection between two reigns; Japan Emperor Meici (1868-1912) requested help from British ambassador. Ambassador went several times to Yıldız Palace for the request of decoration. At the end Sultan Abdülhamit gave the good news to British Ambassador that he should send the medal to Japan Emperor.

According to Sultan Abdülhamit’s policy, approximately 30 years no war ship was constructed at the country. Ships constructed by Sultan Abdülaziz, with one third of the treasury, were decaying at Halic dockyard. Those ships at Haliç dockyard was so out of date that, according to a military report that written on those days; “inside the ships, walking is possible only with an umbrella” expression was used. Three large wooden excursion ships were constructed during the reign of Abdülhamit. One of them was Ertugrul frigate. Navy officers, repeatedly gave unfavorable reports, however with navy minister’s meaningless persistance, Ertugrul frigate begun desperately its nine months lasting troublesome journey (14 july 1889) and frigate arrived to Japan. Emperor Meici’s dream for many years, came true. He reached Ottoman Empire Medal with a huge ceremony. Japanese officers and Emperor Meici himself warned that, at that stormy season, returning journey was dangereous. Emperor Meici offered Ottoman delegation to stay at Japan, till the stormy season was over; but with Ottoman minister’s opposition, this idea did not come true. Emperor Meici also offered Ertugrul frigate to stay at Japan and to send Ottoman sailors group to İstanbul with an armoured Japan ship. This offer was found humiliating by Ottoman officers and rejected. Returning journey to Istanbul begun desperately. Martyred captain Osman Pasha was Ottoman minister’s son-in-law. The mentality of two high ranking officers’ administration never matched. This unpleasentness impressed Osman Pasha and his wife’s marriage deeply for so many years.

Apart from the tragic side, Ertugrul frigate’s journey to Japan caused a great fuss and rising of diplomatic threats by several European governments, on the peak of this emperialist era. Besides this; festive excitement, among the people, had been raised at the same time in the countries on the ship’s course. Holland government sent Holland ambassador to Yıldız Palace to request not to go into Dutch Antilles (Indonesia) on the way because local people’s freedom desire might cause rebellion by Ottomans’ ship arrival. As the ship passed through Red Sea, people under the British occupation saluted prostrating, the flag of Ottoman Empire; which was the only free Islamic Country’s in the world. At some coastal cities of India, the possibility of collective popular demonstrations; martial law was imposed by British occupation forces. At those days, The Times, 19th Century etc. newspapers published in London, had written that caliphate was the right of Arabs but Turks seized it by extortion. About these matters newspapers launched an intense anti-Ottoman campaign. Anti-Ottoman smear campaigns in France is more about Sultan Abdülhamit himself, family life and his physical features. The governments funded the anti-Ottoman smear campaigns which were publicized by free press in Western countries. Western fan intellectuals from İstanbul also participated in those campaigns. When funds cut, article writers of West terminated those campaigns, but in our country some writers still continue to make a mock of Abdülhamit. That is a heritage from those days. The Picture shows Ertugrul frigate’s Journey to Japan, medal, accident on the way back.

A’mak-i Hayal

Jön-Türk taraftarlığı nedeniyle önce Mısır’a sonra 1901 de Libya’ya sürgün giden Filibeli Ahmet Hilmi 1908 de Meşrutiyetin ilanı ile Türkiye’ye geri döner ve yaşadığı baş döndürücü serüven le yüzleşerek kendi iç âleminde müthiş bir yolculuğa çıkar. Beyrut’ta görevdeyken bölgede filizlenen Masonluk ve Siyonizmle mücadele etmiştir. 1914 de zehirlenerek öldürülmüştür. Mezarı İstanbul’da Fatih Cami bahçesindedir.

Konusu 1900’lü yılların hemen başında, Meşrutiyetin getirdiği alafranga kavramlarla zihinlerin epeyce bulandığı bir dönemde, Üsküdar’da Karacaahmet mezarlığı civarında yaşayan, boş zamanlarını rakı sofraları ile değerlendiren ve eğlenceli konularla vakit geçiren bir gencin sıra dışı hikâyesidir. Raci adındaki bu genç bir gün nasıl olduysa mezarlığın daima kırık dökük olan kapısında içeri girer ve orada yaşamakta olan derviş Aynalı Baba ile karşılaşır. Aynalı Baba adlı veli Raci’ye kahve ikramı bulunur ve karşısındakinin kalbini İlmiyle okur. Daha sonra ney çalarak onu önce Buda’nın öğretisi olan Nirvana ile daha sonra Zerdüştlükte Hürmüz ve Ehrimen ile daha da sonra En eski Hindu dini olan Brahman ile imtihan olunur. Bu imtihanlar Manisa akıl hastanesine düşene kadar devam eder. Tamamı sadece dokuz gün süren soluk kesici serüven sonunda Raci’ye Fahr-i Kâinat Efendimiz ile müşerref olma nasip edilir.

Doğu edebiyatının dolayısıyla Türkâri tarzının şaheserlerinden olan kitap aslında kişinin Şeriattan Tarikata sonra Hakikate ulaşıp Marifette yok olması ile son bulmaktadır. Kimi anlayışa göre Kozmik, kimine göre de tasavvufi bir yolculuk.

Kitabın Tamamı 9 ayrı tablodan oluşan bir seri olarak işlenmesi gerekirken, yaşım ve mevcut hastalıklarım nedeniyle ancak üç ayrı serüven halinde resmetmeyi planladım. Bu planlanan Raci’nin Buda ile hiçlik tepesine tırmanırken karşılaştığı olayları anlatan serinin ilk resmidir. Sol altta eski İstanbul koltuk altı meyhanesinde ve yazın kırda Raci ve arkadaşları dem âleminde. Tabii ki aileler ve mahalle halkı onları ayıplıyor. Sağ üstte hep’lik ve hiç’liğin aynı şeyler olduğunu tartışan kişiler. Tam orta da Karacabey Mezarlığı ve üzerinde Aynalı Babanın Raci’ye kahve yapıp ney çalarak onu ilk yolculuğu olan Buda öğretisiyle Nirvana’ya taşıma çabası resmedilmiştir. Hikâye gereği hiçlik tepesine tırmanırken yolda çok yoruldukları bir anda güzel bir huri onlara üç bardak içecek ikram eder. Fakat Buda Hiçliğe ulaşmanın yolunun, bunlara sabretmekten geçtiğini söyleyerek Raci’nin bunları içmesini engeller. Daha sonra karınları çok acıkınca da kuş sütü dâhil her türlü yiyeceğin sebil olduğu bir sofra için de aynı şeyi tekrarlar. Nihayet yorgun argın ulaştıkları bir yerde huriler tarafından yıkanılarak temizlenirler ve tekrar sonu görünmeyen yüce hiçlik tepesine doğru yola çıkarlar. Gece bir tepede güzel bir konağa ulaşırlar. Raci’nin girdiği konakta yatağa uzanmış dünya güzeli bir kadın bulunmaktadır. Kadın bu zor yolculuğu çok büyük bir başarıyla tamamladığını ve bu başarının mükâfatı olarak ta kendisinin Raci’ye ikram edildiğini söyler. Raci o yatağa girdiği anda kadın bir anda eli sopa ucube bir cadıya dönüşür!

A’mak-ı Hayal (Depth of Imagination)

As he was a partisan of Young Turks Community, Ahmet Hilmi was exiled first to Egypt then to Libya in 1901. He could return to İstanbul after the declaration of constitutional monarchy in 1908. He wrote a book named “Amak-ı Hayal” describing the dizzying adventure he lived during an amazing Journey in his inner World. When he was working in Beirut, he took part in the struggle against masonry and zionism which were flourishing in the region. He was killed by poison at 1914. His grave is in İstanbul at Fatih mosque’s garden.

The subject of the extraordinary story was a young Ottoman man’s inner adventure, which took place in the beginning of 1900’s when minds were very clouded due to the European concepts brought by constitutionalism. The hero of the book, young Raci lived at Üsküdar near to Karacaahmet graveyard. He was spending his free time with fun and drinking raki at dinners with his friends. One day Raci entered from the worn out door of the graveyard. He met with dervish Aynalı Baba(mirrored father) there. Aynalı Baba offered coffee to Raci and read Raci’s heart with his wisdom. After that he played reed flute. He taught Raci, Budha’s Nirvana, zoroastrianism’s Hürmüz and Ehrimen, oldest Hindu religion Brahman and examined him. These examinations lasted until Raci was taken to Manisa mental hospital. The adventures full of excitement last only for nine days and end with Raci’s meeting with our prophet Hz. Muhammed.

The book is a masterpiece of eastern literature and Turkari style. In the story steps of Islamic mysticism are Şeriat (religious law), Tarikat (religious order), then Hakikat (the essence) and Marifet (artifice to extinction). Those steps have been described by Raci’s inner adventure. According to some of the people this inner adventure was cosmic, for others mystic.

The book should be expressed with nine paintings. But due to my age and ailments, I planned paint only three different adventures. This painting is the first of three and shows the events when Raci was climbing to the hill of nothingness with Budha. Old İstanbul armpit pub takes place at he left bottom. In summer go on the booze with friends is at he right bottom. Of course families and neigbours were criticizing them. At upper left we see the people arguing whether existence and non-existence were the same. Karacaahmet graveyard is in the middle. Over it Aynalı Baba’s making coffee for Raci, playing reed flute and with Budha doctrine, his efforts to make Raci rise to Nirvana composition takes place. According to the story while climbing to the nothingness hill, as they got very tired, a beautiful angel served them three cups of beverege. But Budha insisted, the way of reaching to nothingness required patience and prevented Raci to drink from cups. After that when they became hungry a table came with all kinds of food on it and Budha again prevented Raci from eating for developing his patience and reaching nothingness hill. They were washed and cleaned by the angels in a place they had reached when they were tired. They reached, at night, a palace on top of a hill. In the palace, the world’s most beautiful woman was lying in a bed. She said that this troublesome, difficult journey had been completed with success and she was the present for him as a reward of his success. When Raci tried to embrace the beautiful woman, she transformed to an ugly witch with a stick in her hand!

Cezayirli Hasan Paşa

Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşının devam ettiği 1738’de Yeniçeri Ocağı’na kaydoldu ve bazı muharebelere katılarak Belgrad’ın kuşatılması sırasında gayret ve cesaretini ispatladı. Daha sonra Tekirdağ’a dönerek eski efendisinin kızı ile evlendi. Hasan Paşa, yiğitlerinin şöhretini duyduğu Cezayir’e gitmek için yola çıktığında, gemisini karşılaştığı bir İspanyol gemisine rampa ederek gemiyi tek başına ele geçirdi ve içindeki esirlerle beraber Cezayir’e vardı. Cesareti Cezayir dayı*sı tarafından takdir edilerek, zapt ettiği gemi kendisine bırakıldığı gibi, işletmek üzere bir kahvehane ve bir süre sonra Tilimsân sancak beyliği verildi. Tilimsan’da bir av esnasında yavru aslan yakalayıp yanına almıştır ve onu evcilleştirerek hayatı boyunca yanından ayırmamıştır. Kafkas asıllı ve Tekirdağ doğumlu olan Hasan Paşa, Cezayir’de şöhret bulduğu için bu lakabı almıştır. 1761 yılında kaptan olarak Osmanlı donanmasına girdi bir yıl sonra Patrona ve arkasından Kaputane oldu. 1770 de Rus ve İngiliz donanmalarının ortak saldırısına maruz kalan Osmanlı Donanması Çeşme Limanı’nda imha edildi. Yaralı şekilde İstanbul’a ulaşan Hasan Paşa Çeşme faciasından sonra Limni adasına çıkartma yapan Rus ordusunu üzerine yürümesi ferman edildi. Ayağının tozuyla tekrar Rus seferine hazırlanırken bu sefer Beyrut Valisinin isyan ettiği haberi geldiği için paşa donanmadan yeteri kadar asker desteği alamadı. Bunun üzerine kendi gayretleri ile İstanbul’un bekâr mahallelerinde bulunan üç bin kadar avare, serseri ayak takımından bir birlik oluşturarak bunlarla Limni adasına çıktı. Rus işgal kuvvetlerini adadan temizlediği gibi düşman Donanmasına ağır kayıplar verdirdi. Tarihte eşi benzeri görülmeyen bu olayların tamamı, yani çeşme baskını ve Limni’nin bu şekilde kurtarılması toplam altı ay içinde oldu ve bitti. Bu olaydan sonra kendisine Gazi ünvânı verildi.

Çeşme faciasından sonra mahvolan Osmanlı donanmasını yeniden kurmuş ve eğitime çok önem vermiştir. Bütün inşaat masraflarını kendisinin karşılayarak yaptırdığı Tersane meydanında ki Levent Kışlası bugün hala Kuzey Deniz Saha Komutanlık Binası olarak hizmet vermektedir.

Kırım Seferi için yola çıkmadan önce gemi güvertesinde askere yaptığı konuşma bizlere bir başka “Gazi”nin azim ve kararlılığını hatırlatmıyor mu?:

“Yoldaşlar, benim Allah’ın yardımıyla ne şekilde büyüdüğüm ve başarılı olduğum, şimdiye kadar din ve devlete ne derece hizmet ettiğim hepinizin malumudur. Bizi besleyip bu güne getiren devletin selameti, kalıcılığı, şan ve şöhretinin devamı bizlere bırakılmıştır. Bu uğurda canımı şerefle feda etmeyi göze almak boynumun borcudur. Bu kutsal görevin tamamıyla yerine getirilmesi ve iyi bir sonuca ulaştırılması için karşılaşacağım bütün tehlikelere göğüs geremeye hazırım. Hatta ölüme bile. Bu sebeple bütün cariye ve kölelerimi azlettim, her birini hizmetlerine göre taltif ettim. Borçlarımın tamamını ödedim. Çoluk çocuğuma ve bütün halkıma veda edip geldim. Bundan sonra görevimi hakkiyle yerine getirip başarıyla geri dönmek yüce Allah’ın bağış ve takdiridir. Sizler ki güvene lâyık bahriye erkân ve ümerasısınız, yükümlü olduğunuz hizmetin içerik ve önemini göz önüne alarak dünya ve dünyalıklardan tüm ilişkiyi kesmek gerektir. Bugün öne süreceğiniz mazeretler varsa bunları dinlerim. Ama yarın düşman karşısında meydana gelebilecek aksaklık ve mazeretleri dinlemem. Herhangi bir emre itaatsizlik yahut başarısızlık asla kabul edilemez. Böyle hareketlere meydan verenler kendilerine en şiddetli cezanın kapısını açmış olurlar. İçinizden gerçekten sadakat ve cesaretle hizmet etmeye azmedenler şimdi can yemini ederek yoldaşlarını inandırsın.”

1783 yılında Amerika Birleşik Devletleri gemileri Akdeniz’de görülmeye başlar. Daha 25 Temmuz 1785’te Amerikan bayrağı taşıyan bir gemi, Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirilir. Bu gemi, Boston Limanı’na bağlı Kaptan Isaak Stevens’ın idaresindeki Maria’dır. Arkasından, Philadelphia Limanı’na bağlı Kaptan O’Brien’ın Dauphin’i de aynı âkıbete uğrar. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçer… ABD Kongresi, 27 Mart 1794’te, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington’a 700 bin altına yakın harcama yetkisi verir. Böylece ABD, Cezayirli Gazi Osman Paşa ile baş edemeyeceğini anlayarak kendisiyle anlaşma yoluna gider. 5 Eylül 1795’te anlaşma imzalanır ve ABD Kongresi tarafından 1796’nın 7 Mart’ında onaylanır. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun resmen vergi mükellefi olmuştur. Anlaşmaya göre ABD, Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik’te, gerekse Akdeniz’de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında, 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul eder. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Gazi Hasan Paşa imza koyar. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış olur. Bu, ABD’nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalamış olduğu ilk ve tek anlaşma olduğu gibi; yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir.

Hasan Pasha of Algiers

Hasan Pasha entered Janissery Army when the war between Ottomans and Russia, Austria was going on in 1738. He participated in some wars, during the siege of Belgrad and he proved his zeal and courage. After that he returned to Tekirdağ and married his master’s daughter. Hasan Pasha started a journey to Algeria that he heard the fame of its valiants. On the way he met a Spanish ship, boarded to its deck and captured the ship. He went to Algeria with the ship and the slaves. His courage was appreciated by Algeria’s ruler. The ship he captured was given to him and a coffee house was given to run. After that Tilimsan principality was given to his rule. When he was in Tilimsan at a hunting party he catched a baby lion. By taming the baby lion he took it in his life and took care of the lion till the end of its life. Altough Hasan Pasha was originally from Caucasia and was born in Tekirdağ he was named Cezayirli (Algerian) as he became famous when he lived in Algeria. He entered Ottoman Navy as a captain in 1761. After one year he was promoted first as “patrona” and “kaputane” afterwards.

Ottoman Navy was destroyed by allied Russian and British navies in Çeşme port in 1770. Wounded Hasan Pasha returned to İstanbul. After that Russians occupied Limni island. Hasan Pasha was appointed to Limni. At the same time Beirut governor was revolted, so Hasan Pasha could’t get support from Ottoman Navy. Hasan Pasha with his self efforts gathered, 3,000 wanderer, lowlife, rabble man from İstanbul’s poor districts, and went on Limni with them. He expelled the Russians from Limni and inflicted heavy losses on the Russian Navy. Ottoman Navy’s destruction and Hasan Pasha’s Limni salvation occured only in six months. After Limni he was awarded with the title of the veteran. He rebuilded the Ottoman Navy after destruction in Çeşme. He insisted on education. He built Levent Barracks with his personal income at the shipyard square. Today this building is in use by Turkish Army. Before Crimean military expedition he made a speech at the ship deck. This speech reminds us another commanders determination and perseverence:

“Brothers, you know how I succeeded with the help of Allah for the mission of religion and state. The welfare, permenance, glory, reputation of the state that fed us and brought us to this day, is our responsibility. I am ready to sacrifice my life with my honor for the state. I am ready to stand against all the dangers, even to death, for the fulfillment of this sacred mission. For this reason I made free all my slaves and concubines. I rewarded each of them up to their duties. I paid all my loan. I said farewell to my family and people. After that, doing best of my job and returning with success is Allah’s gratuity and appreciation for me. You are trustworthy navy members. Your job’s meaning and importance needs to leave all the worldly desires. Today I listen to your excuses but tomorrow in front of the enemy I shall not listen to your excuses and troubles. Disobedience to the rules or failure never be accepted, those who do this will be strongly punished. From you who persevere to serve with loyalty and courage must make an oath to convince us.”

The ships of USA have started to be seen in Mediterranean since 1783. A ship with an American flag was captured by the Ottoman ships on the shores of Algeria on 25 July 1785. This ship was from Boston port, its name was Maria and it was under captain Isaak Steven’s command. After that, another American ship from Philadelphia port, captain O’Brien’s Dauphin was captured by Ottomans. Eleven other ships were captured in October and November 1793. USA congress gave authority of spending 700,000 gold coins to George Washington for building or purchasing ships that should be able to resist Ottoman attacks on the seas. After that USA made an agreement with Cezayirli Hasan Pasha. The agreement was signed on September 5, 1795 and approved by American congress on March 7, 1796. USA became Ottoman’s taxpayer. For free roaming in Atlantic and Mediterranean, returning the slaves, USA government accepted to pay 642,000 gold coins plus 12,000 Ottoman gold coins annually. The language of the agreement was Turkish. There were 22 items in the agreement document. It was signed by George Washington, the president of USA and Cezayirli Hasan Pasha, the ruler of Algeria. USA began to pay annual tax to Ottomans. In USA’s 200 years of history, this was the first and only agreement with foreign language and agreeing to pay tax to a foreign state.

The original agreement is in the archives of Yale University. It was written “Original in Turkish” at the top of the document. The text begins with Basmala, and after in Turkish:

“This document is signed under the command of Sultan Mustafa Han’s son, Sultan Selim Han who is the ruler of the world, the ruler of seas and lands, master of the kings, Sultan of sultans, Emperor of emperors. May Allah make his verdict perennial.” was written.

This expression shows that agreement was prepared by Turks. The agreement consisting of 22 items can be viewed at this link.

Yunus Emre

Yunus Emre büyük Türk şairi, sufisi, dervişi, hümanisti ve tasavvuf erbabıdır. Mısralarıyla sevgi elçisidir. Hakk’a doğruluğa iyiliğe ve güzelliğe ulaşma konusunda yol gösteren bir uyarıcıdır. Şiirleri; Allah aşkı ile, insanlarla iyi geçinmek, gönül kırmamak, yalan söylememek, sabırlı olmak, kanaat, cömertlik, yardım severlik fikirlerini aşılar. Yunus Emre’nin yaşadığı çağ XIII. Asrın sonu ile XIV asrın ilk çeyreğidir. Bu yıllar Anadolu Selçuklularının son zamanları ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna denk gelir. Haçlı seferleri, Moğol saldırıları, Babai isyanı bu dönemdedir. Bu olaylar Anadolu’da çok büyük çaplı sosyal, siyasal ve dini karışıklığa yol açmıştır. Yunus emre şiirleriyle Anadolu halkına metanet sabır aşılamış. Asırlar boyu şiirleri dergahlarda okunmuş yazılı hale getirilmiş günümüze kadar gelmiştir.

YUNUS DESTANI

Yunus Emre’nin yaşayışı, halk tarafından destanlaştırılmıştır:

Yunus, Porsuk Çayı’nın Sakarya’ya döküldüğü yerde bulunan Sarıköy’de doğmuştur. Çocukken okula verilmiş ama alfabeyi bir türlü sökememiş, elif be derken bir gün hocasına:

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılmışı hoş gördük

Yaratandan ötürü

deyip okuldan çıkmıştır. Köyünde, çiftiyle çubuğuyla uğraşan Yunus kıtlık olduğu bir yıl pek bunalmıştı. Duyuyordu. Kırşehir’e yakın Sulucakaraöyük’de Hacı Bektaş Sultan derler bir pir varmış. Kendisine baş vuranlara buğday veriyormuş.

Yunus’da Hacı Bektaş’a başvurmaya karar verir. Sulucakaraöyük’e yaklaşınca düşünür, boş giden boş çıkar derler, ama ne götürsün? Dağlardan alıç toplar, öküzündeki heybelere doldurur ve dergâha gider. Hacı Bektaş’a Yunus’un geldiğini ve alıç getirdiğini söylerler. Yunus’un bu davranışı, Hacı Bektaş’ın pek hoşuna gider ve bir dervişle ona haber yollar:

“Buğday mı ister, himmet mi?”

Yunus: “Ben himmeti ne yapacağım, bana buğday lazım” der.

Hacı Bektaş: “Peki hurcunun aldığı kadar buğday doldurun” der. Emri yerine gelir ve yola düşer Yunus. Fakat yolda “Ben ne yaptım? Himmet alsaydım, buğdayı da bulurdum” diye düşünür ve geri dönüp Hacı Bektaş’a, “Buğdayları boşaltsınlar, sen bana himmet ver” der. Hacı Bektaş: “O geçti artık, o ihsanın anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, git nasibini ondan al” diye cevap verir.

Yunus, Tapduk Emre Tekkesine gidip derviş olur. Kırk yıl hizmet eder, tekkesine odun taşır. Fakat bu kırk yıl içinde bir kere bile eğri bir odun götürmez tekkeye ve sebebini soranlara; “bu kapıdan içeriye odunun bile eğrisi giremez” der.

Yunus’un bu içten bağlılığını gören dervişler: “Yunus, şeyhin kızını seviyor da onun için bu kadar canla başla hizmet ediyor” derler. Şeyh bunları da yalancılıktan kurtarmak için kızını Yunus’a verir. Fakat Yunus ben şeyhimin kızına layık değilim diye ömrünün sonuna kadar bu kıza dokunmaz. Bu kız Kuran okurken akan sular bile durur dinlermiş.

Yunus, Tabduk Baba’ya hizmet ederken bir türlü olgunluğa erişemediğini görüp canı sıkılır ve tekkeden kaçar, yolda birkaç dervişe rastlar, onlarla yoldaş olur. Akşam olunca dervişlerden biri dua eder; Tanrı gayb aleminden bir sofra gönderir, yer içerler. Ertesi akşam öbür derviş dua eder, sonunda sıra Yunus’a gelir. Yunus ellerini kaldırıp: “Tanrım” der, “Bende bir ilerleme yok, yalnız sen benim yüzümü bunların yanında kara etme. Bunlar kimin yüzüsuyu hürmetine senden yemek istiyorlarsa, lütfet, o kişinin hakkı için yemek gönder”. O akşam, her akşamkinden fazla ve iki sofra dolusu yemek gelir. Dervişler “Kimin hürmetine dua ettin, söyle” diye Yunus’a ısrarda bulunurlar. Yunus, “önce siz söyleyin” der. Onlar: “Biz Tabduk Emre’nin dervişi, Yunus Emre yüzüsuyu hürmetine dua ediyoruz” diye cevap verirler. Bu sözü duyan Yunus, olgunluğa erişmiş olduğunu, fakat bunu kendisinin bilmediğini anlayıp, derhal döner ve sabaha karşı Tabduk Emre’nin tekkesine gelir. Ana bacıya, yani şeyhin karısına, kendisini affettirmesini rica eder. Ana bacı “Sen kapının eşiğine yat, şeyh namaza çıkarken ayağı sana dokunur ve kim bu diye sorar. Ben Yunus derim, Bizim Yunus mu derse, anla ki gönülden çıkmamışsın, hemen ayaklarına kapan af dile. Yok, eğer hangi Yunus derse anla ki gönlünden çıkmışsın, artık derdine derman ara”. Tabduk’un gözleri görmezmiş. Yunus Ana Bacının dediği gibi yapar. Tapduk “bizim Yunus mu?” diye sorunca ayaklarına kapanır. Tabduk Yunus’u affeder, ama “Bir postda iki aslan oturmaz” der. “Asamı atacağım, ardından git. Nereye düşerse orada Tanrı’ya kavuş” der. Asasını atar. Asa Yunus’un doğduğu Sarıköy’e düşer. Yunus hayatının geri kalan kısmını orada geçirip, orada Hakk’ın rahmetine kavuşur. (Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre: Yaşamı, Sanatı, Şiirleri. 1995)

Yunus Emre

YUNUS EMRE(The Poet)

Yunus Emre is the great Turkish poet, dervish, sufi, humanist and Islamic mystic. He is a compassion messenger through verses of his poems. He is a stimulant who shows the path of reaching divinity, truth, goodness and beauty. Poems of Yunus Emre inspires mainly love of God; kindness to other people, being patient, not to hurt any one, not to lie, being complacent, generous and modest.

Yunus Emre lived between the end of XIII. century and the first quarter of the XIV. century. Those years corresponds to Anadolu Selchuk’s last years and the foundation of Ottoman state. The Crusades, Mongol attacks, Babai insurrection took place in this period. These events caused great social, political and religious chaos in Anatolia. Yunus Emre inspired the people with resoluteness and patience. His poems were read and printed by dervishes in convents, kept safe through out centuries so that they reached up to the present.

YUNUS EPIC

Anatolian people legendised the life of Yunus Emre. He was born in Sarıköy which was located where Porsuk creek meets Sakarya river. Although he was sent to school, he left before learning to read. One day he gave a letter to his teacher:

We start the letters with a

We make the bazaar lumpsum

We indulge the created

For the creators sake

He started to work with his family in agriculture . One summer, as there was famine Yunus was so exasperated. He heard about Hacı Bektaş Veli who lived in Sulucakaraöyük near Kırşehir and gave wheat to countryman when they appealed. Yunus decided to appeal to Hacı Bektaş for wheat. On his way to Sulucakaraöyük he thought “who goes with nothing should return with nothing” and decided to give a present to Hacı Bektaş. He picked thorn apples from mountain trees and filled them into saddlebags on his ox. When he arrived at the convent, dervishes informed Hacı Bektaş that Yunus came with a present.

Hacı Bektaş was pleased with this behaviour and sent a message to Yunus: “Whether he wants wheat or zeal?” As Yunus chose wheat Hacı Bektaş ordered the saddlebags to be filled with wheat. On the way back home, Yunus regretted that he had done a mistake by choosing wheat instead of zeal. He turned back to Sulucakaraöyük to return the wheat and request zeal. Hacı Bektaş refused Yunus and said: “Go to Tapduk Emre and get the zeal from him.”

Yunus went to the convent of Tapduk Emre and there he became a dervish. He served for forty years, carrying firewood from forest to the convent. He always brought only the straight pieces, strictly not any crooked pieces amongst them. When the dervishes asked him why he brought only straight pieces of wood, Yunus replied: “Neither any person nor any thing which is not straight should enter this convent.” Dervishes thought that the reason for such faithfulness of Yunus was because he loved Tapduk Emre’s daughter. In order to save the dervishes from untruthfullness, the shaikh had Yunus and his daughter get married. But Yunus never touched his wife thinking that he did not deserve her. She was told to be so innocent that even running water stopped to listen her when she was reciting Qouran.

After forty years in the convent, Yunus decided he could not get matured and ran away from there. He met some dervishes on the way and became friends with them. In the evenings, one of the dervishes prayed God for food and God sent them a dinner table full of food.They ate and drank. Next evening second dervish prayed God and the dinner table was sent again. In the end Yunus’s turn came. Yunus prayed God saying: “I have not matured yet but I wish a dinner table for the honour of who ever the other dervishes prayed for.” That evening more food, almost twice the amount of food sent before came from the invisible world. Dervishes asked Yunus whom he prayed for the honour of. Yunus asked them to explain first. Dervishes said they prayed for the sake of Yunus Emre, Tapduk Emre’s dervish. When Yunus heard this, he understood he had already been matured but he could not perceive. He soon returned to Tapduk Emre’s convent and appealed Shaikh’s wife to have Tapduk Emre forgive him. She recommended Yunus to lie down on the doorstep so that Tapduk Emre’s foot would touch Yunus while he was going out for morning prayer. He would ask who that person was, she would say he was Yunus. If he asks “Is he our Yunus?” this means you are still in his heart, in this case you kneel in front of him to ask for his mercy. If Tapduk says “Which Yunus” then you have already been out of his heart. Therefore you should be sorry for not being forgiven thus you leave.”