Taksim’de Bir Balon

1910 yılında Sultan Reşat’ın saltanatı döneminde, İstanbul’ da Taksim Kışlasında bir tayyâre, bir de balon gösterisi yapıldı. Bir Fransız pilotun kullandığı hafif tayyâre manevra yaparken bugünkü Büyük Postane civarında düştü, ancak pilot kazayı hafif sıyrıklarla atlattı. Diğer gösteride balonu kullananın kimliği tespit edilememekle birlikte, her iki gösteride Meşrutiyet sonrası ülkede yaratılan sanal çağdaşlaşma faaliyetlerinin bir göstergesi olarak ele alınabilir. Napolyon döneminde Fransa’da ve Amerikan İç Savaşı sırasında da askeri amaçlı olarak kullanıldığı bilinen balonun İstanbul halkına, padişah huzurunda sunulması, batı’ da olağanüstü gelişen savaş teknolojilerinin ülkemizde de artık var olduğu imajının, halka geçici de olsa moral vereceği düşüncesi ile İttihatçıların girişimleriyle gerçekleştirildi.

Gerçekten son derece zor hayat koşulları altında üstelik her girilen savaştan yenik çıkılan, siyasi kargaşaların ayyuka çıktığı bu ortamda İstanbul semâlarında böyle bir balonun görülmesi, halk arasında geçici de olsa bir sevinç ve coşku, hatta ümit yarattı. İttihatçılar da bu “fenni inkişaf” ın kendi vatanperverâne siyasetlerinin bir neticesi olduğu kanısını halka ulaştırabildikleri için pek memnun oldular. Hiçbir ciddi siyasi konuya karışmayan ve kuruluşundan bu yana ilk defa gerçek Parlamenter monarşinin temsilcisi olan yaşlı padişah da ülkenin ulaştığı bu teknolojik gösteriden ülkesi adına gurur duydu.

A Hot Air Balloon In Taksim

A plane and an air balloon show was carried out in İstanbul at Taksim barracks in Sultan Reşat’s reign period in 1910. A French pilot was operating the light plane and during the show plane crashed down near the general post office. The pilot survived with minör injuries. At other show the air balloons pilot was not known. But both of the shows were the modernisation activity’s indicator after constitutionalism in the country. Air balloon was used for military purposes in France at Napoleon period and in American Civil War. The balloon show was presented to the İstanbul’s people in the presence of Sultan for the image of the extraordinarily developing war technologies in the West are also available in our country. The Unionists presented the show with the thought of giving morale to the people albeit temporarily. The people of Istanbul was living in difficult life conditions, country was defeated in every war, there was political turmoil, seeing the air balloon in the sky of Istanbul temporarily created joy, enthusiasm and hope in peoples hearts. The Unionists pleased with the thought of the scientific progress was the result of their patriotic politics opinion was delivered to the public. Up to this time as he didn’t involved in any politic issue and the first time he was the representative of the parlimentary monarchy; the old Sultan was proud on behalf of his country, of the country’s technological show

Büyük İpek Yolu 3

İpek yolunun en önemli ülkelerinden biri de 1858 yılına kadar Müslüman Türk hükümdarlar tarafından idare edilen Hindistan’dır. Hindistan’da Delhi merkez olmak üzere kurulan ve çoğu Türk asıllı hânedanlar tarafından idare edilen Delhi Sultanlığı(1206-1526).Hindistan’ın sosyal, ekonomik ve siyasî hayatında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Her şeyden önce Hindistan’daki çok sayıda devletçik zamanla ortadan kalkmış ve merkezî idare gelişmiştir. Bu arada şehirler büyümüş ve Hindû geleneklerinin aksine kozmopolit bir yapı oluşmuştur. Delhi sultanları ayrıca Hindistan’ın dış dünyaya açılmasına önem vermişler, böylece ticarî faaliyetler milletler arası bir hüviyet kazanmıştır. Delhi Sultanlığında devletin resmî dili Farsça idi. Zamanla bu dil ile yerlilerin dili Hintçenin karışımından Ordu dili de denilen Urduca ortaya çıkmıştır. Delhi Sultanlığının aslî unsuru olan Müslüman Türkler Moğol tehdidi yüzünden Hindistan’da, dolayısıyla yoğun bir Hindû atmosferinde yaşadıkları için Sünnîliğe sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Hindûlar’a karşı Hanefî fıkhına göre davranmışlar ve onlardan cizye almışlardır. Hindûlar’ın mevcut tapınakları muhafaza edilmiş, fakat yeni mâbed inşasına müsaade edilmemiştir. Delhi Sultanlığı döneminde ilim ve kültüre de önem verilmiştir. Zira bu devirde Moğollar’dan kaçan çok sayıda âlim buraya yerleşmişti. Bunlar arasında Muizzüddin Çiştî, Nizâmeddin Evliyâ, Hoca Kutbüddin Bahtiyâr ve Şeyh Ferîdüddin Mesud sayılabilir. Böylece XIII ve XIV. yüzyıllarda Delhi zamanın en büyük ilim ve kültür merkezi haline gelmişti. Bölge daha sonra Babürlülerin eline geçmiştir. Babürlü Hânedanın kurucusu ve ilk hükümdarı Çağatay Türklerinden Bâbür’dür.
Bugün Hindistan denince ilk akla gelen şüphesiz Agra şehrinde XVII. yüzyılda inşa edilen ve Türk- İslâm türbe mimarisinin en başta gelen eseri Tac Mahal adlı Babürlü Camii ve külliyesidir. Bu Devletin güç ve kudretini temsil eden eser Şah Cihan ile eşi Ercümend Bânû Begüm (Mümtaz Mahal) arasındaki aşk ve muhabbetin timsali haline gelmiştir. Ocak 1632’ de başlayan inşası yirmi iki yıl sürmüş, çevre düzenlemesi ve diğer bölümleriyle birlikte tamamlanması 1654 yılında mümkün olmuştur. Osmanlı, İranlı, Suriyeli usta ve sanatkârlarla birlikte mahallî Hintli ustalara da görev veren hükümdar türbenin inşası için mimar ve ustalardan oluşan bir heyet kurmuş, heyetin başına bizzat kendisi geçmiştir. Üstâd Muhammed Îsâ Efendi adlı, Osmanlı asıllı bir mimarın başlarında bulunduğu bildirilen bu heyet tarafından hazırlanan plan uygulanarak bu günkü görünümü almıştır. Bu yapıların ortasında bütün ihtişamıyla yükselen ana türbe binası bir kenarı 95 m. olan kare bir kaide üzerinde yer almaktadır. Köşelerde bulunan 42 m. yüksekliğindeki minareler tarafından çerçevelenen ana türbe binası, geleneksel Türk türbe mimarisinde olduğu gibi sekizgen bir iç plana sahiptir. Yapının üstünde 44 m. yüksekliğindeki dış kubbe, geniş bir kasnak üzerinde büyük bir haşmetle durmakta olup soğan biçimindedir. Bu kubbe üzerindeki âlemin ucuna kadar binanın tabandan yüksekliği 74 m. olarak tespit edilmiştir. Yapının bütününe hâkim olan, mermer içine renkli taş kakma (pietra dura) tekniğiyle yapılmış tezyinatla, bütün mütevâzı kullanılışına rağmen malzemenin ihtişamı ve çok sayıdaki değerli taşın meydana getirdiği tesirlerle ihtişamlı bir görüntü oluşturulmuştur. Kemer aralarında, kitâbelerde ve sandukaların üzerinde bulunan zümrüt, yakut, pırlanta, iri incilerden ve diğer kıymetli taşlardan oluşan malzemeyle desteklenen tezyinatın esasını meydana getiren kitâbeler ve arabesk motifler yapının içinde ve dışında yer almaktadır. Ana türbe binası ve külliyenin diğer bölümlerinde bulunan kitâbeler dinî mahiyettedir ve Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler ihtiva etmektedir. Bunların arasında en meşhuru cephelerde yer alan Yâsîn sûresi olup Osmanlı tebaasından olduğu bilinen Hattat Settâr Han tarafından yazılmıştır.
Son olarak Türkâri resim Sanatında “Çerçeve kırmak” diye tabir edilen bir gelenek vardır. Buna göre, bir şahıs veya objenin, resmin çerçevesinden dışarı taşması o şahsın veya objenin arka planının sonsuza kadar resimde olduğu gibi devam edegeldiği farz edilir. İpekyolu 1,2 ve 3 tablolarının sırayla yan yana konmaları halinde üst çerçeveleri bu geleneğe uygun olarak kırılmış ve ipek yolu serüveninin(!) sonsuza kadar devam edeceği görüşü vurgulanmak istenmiştir.

The Great Silk Road 3

India was one of the Silk Road’s most important countries that were ruled by Muslim Turkish rulers up to 1858. Delhi Sultanate (1206-1526) that headquartered in Delhi and ruled by Turkish origin dynasty caused great changes in India’s social economic and politic life. First of all small states in India disappeared and central management was provided. Meanwhile the cities grew and a cosmopolitan structure was formed in contrast to the Hindu traditions. Delhi Sultans provided India’s opening to the outer world and commercial activities became international. The official language of Delhi Sultanate was Persian. Over time a mixture of Persian and local Hindu languages emerged as “Urdu” language. Delhi Sultanate, because of Mongol threat, living in dense Hindu atmosphere, adhered to the Sunni cult. They applied Hanefi law to Hindus and took tax(cizye) from them. Hindus kept their temples but Muslims didn’t permit to new ones. Importance was given to science and culture in Delhi Sultanate because of many scholars who fled from Mongols settled here. Muizüddin Çişti, Nizameddin Evliya, Hodja Kutbüddin Bahtiyar, Sheik Feridüddin Mesud were among them. Between XIII-XIV. centuries Delhi became the greatest science and culture center of the time. Mughals captured the region afterwards. Mughal dynasty’s founder was Babür from Çağatay Turks.

Today Taj Mahal is the first thing that comes to mind in India. It is in Agra city, built in XVII. century. It is Turkish Islamic tomb architectures’ masterwork. It includes Babürlü mosque named Taj Mahal and a building group(külliye). The building representing the power of the reign became the symbol of the love and affection between Shah Cihan and his wife Ercümend Banu Begüm(Mümtaz Mahal). The construction began in January 1632 and lasted 22 years. Completed with landscaping and other sections, in 1654. Ottoman, Persian, Syrian, Hindu workmen construct the building under the command of architects and masters group whose leader was Üstad(master) Muhammed Isa Efendi(lord). Muhammed Isa was of Turkish origin and taking orders from Shah Cihan. The main tomb building was on a square base with a side of 95 meters. There are 42 meters long minarets in the corners. The main tomb building has an octagonal interior plan as in the traditional Turkish tomb architecture. Over the building, 42 meters long dome takes place with a circle base and onion shape. Buildings height is measured 74 meters from the base to the highest point of the dome. The cladding of the building is made from marble. Colured stones were inlaid into marble (pietra dura). The use of gemstones gave the building a wonderful apperance. There are emerald, ruby, diamond, large pearl arabesque decorations, between arcs, in the inscriptions, on the chests at the inner and outer parts of the building. Inscriptions are religious and contains verses from Quran. The most famous one, Surah Yasin was in front of the building. It was written by Ottoman calligrapher Settar Han.

There was a tradition called breaking the frame in Türkari. A person or an object protruding beyond the frame was intended for them to go on forever. If we put the Silk Road pictures 1,2,3, in order the upper frame is broken and Silk Road intended to go on forever.

Büyük İpek Yolu 2

Bölgedeki savaşlar ve isyanlar esnasında buradaki hareketlilik durmamış, alternatif geçişler ve deniz yolu kullanılarak ticari etkinlikler devam ettirilmiştir. Arap Seyyah İbn Hurdâzbih, bilgili ve tecrübeli kişilerin yardımıyla seyyahlar için bir deniz yolu rehberi bile yazmıştır. Denizci Simbad hikâyelerinde ve bin bir gece masallarında bunun yansımaları görülür. Abbâsîler döneminde Müslüman denizciler, Bağdat’taki büyük tüccarların mağazalarını Çin ipeklileri, Hint baharat ve güzel kokuları ile doldurmak için daha önce İran ve Habeş gemilerinin ancak erişebildikleri Seylan adasının ötesine gidiyorlardı. 525 yılında Yemen Hükümdarı Zûnüvâs’ın Bizanslı tüccarları öldürtmesinin ticarî menfaatlerine sekte vuracağını düşünen Habeşler ona savaş açtılar. Bu gibi istisnaî durumlar dışında Kızıldeniz yolu ve Kur’an’da “yaz ve kış seferleri” (Kureyş 106/2) şeklinde bahsi geçen Aden-Suriye arası karayolu ticaret seferleri uzun süre düzenli bir şekilde devam etmiştir. Horasan tüccarları Çin’e gitmek için bu ülkedeki uzun süren isyan ve kargaşadan dolayı, kervan yolunu değil daha uzun ve dolambaçlı olmasına rağmen Basra körfezinden başlayan denizyolunu tercih ediyorlardı.

Büyük İpek yolu güzergâhı üzerinde bizim sosyal, kültürel ve dini yapımızın temel taşlarını teşkil eden etkinlikler ve bunlara önayak olmuş olan büyük şahsiyetler yetişmiştir. 1 no.lu resimde sol alttaki türbe Büyük Selçuklu Devletinde yaşamış olan Nişâburlu Ferîdüddin Attâr ın türbesidir. Kendisinden sonra yaşayan pek çok İranlı mutasavvıf-şair ve edibe önderlik etmiştir. Bunlar arasında Mevlânâ, Mahmûd-ı Şebüsterî, Sa‘dî, Hâfız ve Molla Câmî sayılabilir. Özellikle Mevlânâ’nın Attâr’ı âşıkların önderi sayması, tasavvuf yolunda kendisini küçük, onu büyük görmesi, eserlerinden büyük ölçüde faydalanması, Hallâc’daki nurun Attâr’ın ruhunda tecelli ettiğini ve Hallâc’ın ona mürebbi olduğunu söylemesi şüphesiz bir sebebe dayanmalıdır.
Üstteki büyük yapı ise ünlü Semerkant Rasathanesini temsilen resmedilmiştir.. Semerkant Rasathanesi 823’te (1420) büyük gözlem araçlarıyla birlikte şehrin yakınındaki bir tepenin üzerine, aynı zamanda matematikçi ve astronom olan Timurlu Hükümdarı Uluğ (Bey) tarafından Gürgân’da kurulmuş, başta Uluğ Bey olmak üzere Kâşî, Kadızâde-i Rûmî ve Ali Kuşçu gibi astronomlar burada gözlem yapmıştır. Bâbürnâme’de binanın üç katlı olduğu belirtilmektedir. Rasathanede otuz yıl düzenli biçimde gözlemler yapılmış ve Arapça, Farsça, Türkçe olarak hazırlanan, hem İslâm dünyasında hem Avrupa’da uzun süre etkili olan Zîc-i Uluġ Bey (Zic: İslâm bilimleri tarihi literatüründe astronomi cetvellerine verilen ad) adlı çalışma ortaya konulmuştur. Rasathanede gezegenlerin ve yıldızların hassas gözlemlerini yapmak üzere hazırlanmış çok sayıda gözlem aracının bulunduğu ve daha öncekilere nazaran farklılıklar gösteren bu aletlerin tamamının özel olarak tasarlandığı, hatta bir kısmının Cemşîd el-Kâşî tarafından icat edildiği bilinmektedir. Bunların en büyüğü 40,4 m. yarıçapında taştan yapılmış, Sudüs-i Fahrî adı verilen meridyen yayıdır (sekstant). 1908 yılında ortaya çıkarılan alet astronomi tarihinin en büyük meridyen yayıdır.
Burada yürütülen çalışmalar bilim adamları tarafından şaşırtıcı biçimde modern bulunmaktadır. Yapılan pek çok ölçümün, günümüz ölçülerine çok yakın olduğu anlaşılmıştır. Meselâ ekliptiğin eğimi 32 saniye farkla 23º 30′ 17” olarak ölçülmüştür.
Eski bir geleneğimiz olan Toy töreni ve arka planda Gotland (İsveç) de müzede olan Sanda II Sıntaşı resmedilmiştir. İlk kez Kazım Mirşan tarafından okunan kitabe de, Bu ölümlü dünyadan göçen bir ulu kişinin yerine yeni bir kutlu kişinin gelişini anlatılmaktadır.
Sağ alttaki dikili taş yine İsveç te Anundshög yazıtında ise Tanrı’nın barış ve esenlik içinde yaşamayı emrettiği, kutsal olan bu emre uyulması gerekliliği anlatılmaktadır. Alman Arkeologlar, bu anıtsal taşların yapım tarihinin MÖ.4.000 den eski olduğunu belirlemişlerdir. İpek Yolu sahasındaki ulusların bir başka Türkî geleneği de, günümüzde Ahlat Mezar taşlarında ve Erzurum müzesine birçok örneği olan koçbaşlı mezar taşlarıdır. Bunun bir öreği de Bergen ( Norveç) te bulunmaktadır.
Kervansaraylar İpek yolunu vazgeçilmez anıtsal yapılarıdır. Arap akınları öncesinde Mâverâünnehir’de ticaret yolları üzerinde kurulan menzil yapılarıyla Türkistan’da çevresi koruma duvarıyla çevrili büyük çiftlik yapılarından oluşan yerleşmeler aynı işleve uygun olduğundan ribât olarak kullanılmıştır. Askerî amaçlı bu ribâtların kervansaraya dönüşmesinde bu geleneklerin payı vardır.
Anadolu, Selçuklu hâkimiyetine girmesinin ardından XII. yüzyılın sonlarında milletlerarası ticaretin merkezi olmuştur. Ekonomi politikalarını ve fetihlerini milletlerarası ticaretin konumuna göre düzenleyen Selçuklu sultanları Anadolu’nun bir ucundan diğer ucuna, ana ticaret yollarından ara yollara kadar her alanda kervansaray yaptırmışlardır. Sultanlar ve devlet adamları tarafından inşa ettirilen bu vakıf yapılarında yolcular üç gün boyunca kervansaray kurucusunun misafiri sayılır ve ücret alınmazdı. Selçuklu kervansaraylarında sefer sırasında ordunun konakladığı, yabancı hükümdarların ağırlandığı ve bu yapıların gerektiğinde hapishane ve sığınak olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Selçuklu kervansarayları, kesme taş kaplı ve destek kuleleriyle güçlendirilmiş yüksek duvarlarıyla bir kaleyi andırmaktadır. Bu yapılar, kervanların güvenliği kadar kervanlarla yolculuk yapan kişilerin her türlü ihtiyacını karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Barınma ve yemek imkânlarının yanı sıra hamam, mescid, eczane ve gerektiğinde hekim, fakir yolculara bedava ayakkabı, hayvanlar için yem, nalbant, veteriner, araba tamiri gibi hizmetler sunulmuştur.
İpek yolu üzerinde ki Ulusların bize armağan ettiği en ulu şahsiyetlerin başında şüphesiz Şeyh Bahâeddin Nakşibendî Hz.leri gelmektedir. 2 No.lu resimde Şeyh hazretleri bu gün Buhara’da bulunan kendi türbesi önünde vaaz ederken resmedilmiştir. Buhara Emirinin himayesindeyken, Adâb ve erkân öğrendiği gençlik yıllarında gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan yaklaşık bir asır önce (617/ 1220) vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysî lakabını aldı. Bir gün Buhara’da mezarları dolaşırken yakın zamanda vefat eden Semmâsî’den Gucdüvânî’ye kadar ulaşan sûfîleri mâna âleminde müşahede etti. Bahâeddin’in mânevî gelişmesinde Yeseviyye vasıtasıyla Türk tesirinin de göz ardı edilmemesi lâzımdır. Nakşibendîlik Bahâeddin’in ölümünden üç nesil sonra Orta Asya Türk kavimleri arasında yayılmaya ve giderek evrensel bir çekicilik kazanmaya başlamıştır.

Bölgede kurulmuş Türkî Devletlerin en önemlilerinden biride çağdaşlarına göre çok daha yüksek bir kültür düzeyine ulaşan Uygur Hanlığıdır. Uyguristan’da, günümüz Batı ülkelerinde bu gün dahi görmekte zorlandığımız büyük bir toplumsal hoşgörü hakimdi. Öyle ki Ülkede Mani tapınakları, Budist tapınakları, Hıristiyan Kiliseleri ve zamanla Camiler aynı alanda yan yana bulunmaktaydı. Beşbalık’ta elli kadar tapınak ve çok sayıda kule vardı. 840 yılında Kansu ve Turfan’a yerleşen Uygurlar kendilerine ait bir alfabeleri ve yazıları vardı. Soğd yazısı diye bilinen bir metni Kâşkarlı Mahmut, Türk yazısı diye değerlendirmektedir. Bu işlek yazı daha sonra Çağataylılarca da kullanılmış ve Uygur yazısı diye anılmıştır. Bu yazı XV. yüzyılda Osmanlı sarayında diğer Türk devletleriyle yazışmalarda da kullanılmıştır. Mâverâünnehir Müslümanlarının kâğıt imalini Uygur esirlerinden öğrendiği rivayet edilse de aslında kâğıttan Talas Savaşı’ndan sonra haberdar oldukları ve buradan dünyaya yaydıkları bilinmektedir. Hatta Çin usulünde tahta basma tekniğinin yanında ilk defa Türkçe hecelerden oluşan bir monotip baskı da Uygurlar tarafından icat edilmişti.
İpek yolu IX ve XI. yüzyıllarda, büyük bir kısmını kontrolleri altında tutan Uygurların sayesinde düzenli bir şekilde işleyerek gelişti. Daha sonra kurulan Hitay Devletinin kuruluşunda yine Uygurlar önemli rol oynamışlardır. Kaanlığın yıkılışından sonra göçlerle büyük ölçüde boşalan topraklara zamanla Moğol Kabileleri yerleşmiştir.

Devamı Büyük İpek Yolu 3/3’te…

The Great Silk Road 2

Wars and rebellions could’t stop the activity of trade in the region, alternative passings and seaway were used. Arab traveler Ibn Hurdazbih had written a seaway guide with the help of knowledgeable and experienced men. The effect is seen in the tales of the sailor Simbad and the tales of one thousand and one nights. In the Abbasid period, Muslim sailors went beyond the island of Ceylon, which had previously been only reached by Iranian Ethopian ships; to fill the shops of the great merchants in Baghdad with Chinese silk Indian spices and perfumes. In 525 the Ethopians who thought that the killing of the Byzantine merchants by Yemeni ruler Zunuvas would harm their commercial interests, declared war with Yemen. Except for such exceptional circumstances, Red Sea seaway and Aden- Syria road commercial expeditions (“summer and winter”, Quran Kureyş 106/2) continued for a long time. Horasan merchants preferred the seaway starting from Basra to China, to the road in Asia because of the chaos and rebellions on the way despite it was shorter than the seaway. On the great Silk Road route, there were events that formed the basis of our social cultural and religious structure and great characters who initiated them. In the first picture at left bottom the tomb of Feriuddin Attar from Nishapur of Great Seljuk realm. He was the pioneer of many Iranian sufis, poets, scholars. Mevlana, Mahmut-ı Şebüsteri, Sadi, Hafız, Molla Cami were the great characters of that time. It was based on a reason that especially Mevlana thinks of Attar being the leader of Sufis he found himself low and Attar the great in the way of Sufism and benefitting greatly from his works, great talent that Hallac had, equal to Attar, Hallac said he was his master. The large building at the top of the Picture is famous Samarkand Observatory. It was founded in 1420 with observation tools on a hill near the city. At the same time Timurlu ruler Uluğ Bey who is a matematician and astronomer, established an observatory in Gürgan. Uluğ Bey, Kaşi, Kadızade-i Rumi made observations there. In the Baburname it was written the building has three floors. For 30 years observations made and recorded on “Zic-i Uluğ Bey” in Arabic, Persian and Turkish languages. (Zic is the name given to astronomy tables in history of Islamic sciences literature). In the observatory there were many observing instruments prepared to make precise observations of planets and stars. Instruments were different from previous ones. Even some of them were specially designed by Cemşid El-Kaşi. Biggest of them was with 40.4 meters long Radius, made of stone sextant, meridian arc named sudüs-i Fahri. This instrument was unearthed in 1908. It is known to be the biggest meridian arc in history. The studies carried out here have been evaluated surprisingly modern by scientists. It has been understood that many measurements made at that time were found to be very close to the measurements of today. For example, the slope of the ecliptic measured 23^ 30’ 17” with 32 seconds difference from todays measurements.

In the picture an old tradition of the wedding ceremony and at the background Sanda II sıntaşı stone at the Swedish Gotland Museum takes place. The script on the stone was read by Kazım Mirşan. It was about the arrival of a blessed man in place of a great man who has passed away from this mortal world. The obelisk at right bottom is in Sweden Anundshög stone. The script on the stone is “God commands to live in peace and wellfare, we must obey this sacred command”. German archeologists determined that these stones were prepared before 4000 BC. Another Turkish tradition of states along the Silk Road is ram-headed tombstones. Today in Ahlat and Erzurum Museum there are many ram-headed tombstones. They have been found in Norway Bergen too.

Büyük İpek Yolu 1

M.Ö. 4. ve 5. yüzyıldan beri var olduğu anlaşılan , Türklerce Han Yolu, Çinlilerce Nan- Lu, Batılılarca da İpek yolu diye anılan ve 3 kıta arasında mal ve kültür alışverişi yapılan ilk büyük uluslararası sahanlık.
Yol aynen Anadolu’da ki küçük ölçekli modelinde olduğu şekilde alt orta ve üst yol diye adlandırılan 3 ana koldan meydana gelmiştir. Üst yol olarak bilinen ve Sibirya’nın güneyinden geçen ve o zamanki adıyla Kürk yolu diye bilinen yol, bu 3 ana artelin en eskisidir. Bu yol Don nehrinin denize döküldüğü yerden başlayıp Tarım havzasına ulaşıyordu. Herodot tarihi, bu yolun bugün Çin sınırları içinde kalan Kansu vilayetine kadar uzandığını yazmaktadır ( MÖ.5.yy.). Uralların doğusunda ki Tobol bölgesinde yapılan kazılarda M.Ö 5.yy ait Roma ve Antik Yunan sikkeleri bulunmuştur. Benim yaptığım tespite göre bölgede MÖ 10.yy ait bir ipek böceği kozası ve bir parça ipek şu anda tamamen Türk bölgesi olan Sincan-Uygur Özerk bölgesinde sergilenmektedir. Şimdilerde Taklamakan Çölü içinde kalmış, eski bir kurganda kurulu bu müze nerdeyse ziyarete kapalı bir şekilde bulunmaktadır. (Müze giriş bedeli bin Amerikan dolarıdır ve şimdiye kadar bir Amerikalı araştırmacı dışında ziyaretçisi olmamıştır.)

Çivi yazısı ile yazılan Hitit dönemine ait bir tablete göre, İpek yolunun ana güzergâhı Çin’i Orta Asya ve İran üzerinden Mezopotamya’ya, oradan da Akdeniz kıyısındaki Antakya ve Sur limanlarına bağlayan kara yoludur. Hindistan’dan fildişi, pamuk, Orta Asya’dan gümüş, bakır, turkuaz, lâcivert taşı (lapis) ve Kuzeydoğu Hindistan’dan keten kumaş, çift hörgüçlü Asya develerinden oluşturulan kervanlarla batıya taşınırdı. Mezopotamya ve Mısır’da paralı askerlik yapan İskitler’in hem bu ticaretin başlamasında, hem de kurgan geleneği gibi karşılıklı dinî ve kültürel etkilerin gelişmesinde önemli rolleri olduğu sanılmaktadır.
İpek yolunun büyük bir bölümü milâttan önce II. yüzyılın ilk çeyreğinde Hunların eline geçti. Ortaçağ’da İpek yolu güzergâhına birçok devlet sahip olmak istemiş ve yolun sağladığı ekonomik faydalar sebebiyle zaman zaman birbirleriyle savaşmıştır. V. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Çin’e ve İpek yolunun büyük bir kısmına Tabgaç Türkleri hâkimdi. Ancak Tabgaçlar bir asır sonra parçalandılar; bütün arazileri benimsedikleri Budizm’in de etkisiyle Çin hânedanına intikal etti. Burada Turfan bölgesini özellikle anmalıyız. Son derece verimli olan vahanın en çukur yeri deniz seviyesinden 154 m. aşağıdadır. Burada yetişmeyen hemen hiçbir sebze meyve ve hububat yok gibidir. Civarda ki tüm Ülkeler, bu büyük ticaret ağını kontrol etmenin anahtarı nın Turfan havzasını ele geçirmek olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle hemen her devirde Uyguristan tüm komşu devletlerin iştahını çeken bir ülke konumundaydı. Çinliler “kârîz” denen sulama kanalları ve demir işçiliğiyle ilk kez Turfan’da tanışmışlardır. İpek yolunun Çin’deki bitiş noktası olan Chang’an’da her milletten ve dinden insana rastlamak mümkündü; Müslüman tüccarlar da Emevîler döneminden itibaren gelip gitmeye başlamışlardı. Burada bulunan Ulu caminin (Qing Zhen Si) kuruluş tarihi 742 olarak verilir ki bu, Çin’in İslâm ordularına yenildiği Talas Savaşı’ndan (751) daha öncedir.
Sâsânî Hükümdarı Enûşirvân’ın, Türkler’i ipek transit vergisinden mahrum bırakarak iktisadî açıdan zayıflatmak maksadıyla Uygur bölgesinden gelen tüccarların geçişine izin vermemesi, Bizanslılar’la Türkler arasında bir yakınlaşmaya ve Hazar denizinin kuzeyinden Kerç’e ulaşan kolun canlanmasına yol açtı. Ancak Sâsânîler, kısa sürede eski güzergâhın açık kalmasının kendi lehlerine olduğunu fark ettiler. Sâsânî-Bizans çekişmesi sırasında VII. yüzyılın başlarında Kur’an’da da bahsi geçen savaşlarda önce Sâsânîler, ardından Bizanslılar galip geldi. Herakleios 627-628’de Destecird hükümdar sarayına girdiğinde pek çok ipekli elbise, kumaş ve işlenmemiş ipekle büyük miktarda Hindistan kaynaklı baharat bulmuştur.

The Great Silk Road 1

The big route, which seems to have existed since the fourth and fifth century BC, as Turks named Han Yolu (Khan Road), Chinese’s Nan-Lu and westerners Silk Road, was among three continents for the Exchange of goods and cultures. The road was named lower, middle and upper roads as generally done in Anatolia. Upper road was crossing Siberia’s south and its name was Fur Road and it was the oldest of the routes. This road was beginning with Don river’s meeting point with the sea and ends at agriculture area. At Herodot history, it was written that the road was from today’s China borders at Kansu province(fifth century BC). At the excavations in Ural mountains east, Tobol region, ancient Roman and Greek coins were found from the fifth century BC. According to my determination, at the region a piece of silkworm, cocoon and silk from 10th century BC is exhibithed in the Taklamakan desert a museum in an old Kurgan almost closed to visitors ( Museums entrance fee is 1000 dollars and except one American researcher no visitors came). According to a Hittite tablet written in cuneiform, Silk Road’s main route is China, middle Asia, Iran, Mesopotamia, Anatolia’s Antakya and Sur ports. Ivory and cotton from India, silver, copper, turquoise, lapis from middle Asia, linen from north east India was carried to west by bactrian camels caravans. Scytians were serving as mercenaries in Mesopotamia and Egypt. In the beginning of this trade Scyntians played an important role. In development of mutual religious and cultural influences such as the Kurgan tradition they were thought to have made important contributions. A large section of the road was captured by Huns in the first quarter of the second century. Many states wanted to have the Silk Road route and fought time to time because of the economic benefits provided by the road. In the first half of the fifth century Tabgaç Turks dominated. After one century they disintegrated and their lands under the influence of Buddhism, were handed over to the Chinese Dynasty. The Turfan region here is the deepest part of the oasis and it is 154 meters below sea level. All kinds of vegetables fruits and grains were growing there. All the surrounding countries knew that to control this great trade network would be to seize the turfan region. Fort his reason Uighuristan was a country that all neighboring states wanted to seize. The Chinese learned about the “kariz” irrigation pipes and ironwork from here. There were people from all nations and religions at Silk Road’s end, China Chang’an. Muslim merchants begin to come here from the Umayyad’s time. There was a mosque there (Qing Zhen Si) foundation year was 742 before China’s defeat by İslamic Army at Talas war in 751. Sassanid ruler Enuşirvan deprived Turks from silk transition tax for weaken them economically. He banned the merchants coming from Uighuristan. This situation made the Turks and Byzantines allies and led to growth of the road that reaches Kerch from the north of the Caspian sea. But Sassanids observed the old roads activity was in their favor soon. The war broke out between Sassanids and Byzantines at the beginning of the seventh century (mentioned in Quran). First the Sassanids and then the Byzantines were victorius in the wars. When Herakleios entered the royal palace of Destecird he found many silk dresses, fabric, raw silk, large quantities of spices from India.

Nene Hatun

Kahraman Türk Kadını (D. 1857, Erzurum – Ö. 1955, Erzurum). Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Çeperler köyünde doğdu. Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nın savunmasında kahramanca savaşarak adını tarihe yazdırdı. Savaşa, küçük yaştaki oğlunu ve üç aylık kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda yirmili yaşlarında, henüz üç yıl önce evlenmiş gencecik bir kadındı.  Rus ordusu şehrin 10 km uzağında bulunan Top Dağı’ndaki Aziziye Tabyası’nı baskınla ele geçirmeyi planlamıştı. Bunun için de Türk dilini konuşan Ermeni köylülerin yardımıyla gizlice harekete geçerek, sinsice yaklaştılar ve o sırada Tabya’yı savunan bir avuç Türk askerini derin uykuda yakaladılar. 8-9 Kasım l877 gecesi saldırıp uykudaki nöbetçileri şehit ettiler. Türk askerlerini yalnızca biri canını kurtarabilmişti. Erzurum Cephesi Komutanı Ahmet Muhtar Paşa’ya bu kara haberi o asker ulaştırdı. O gün sabah ezanı yerine minarelerden “Moskof Aziziye Tabyası’na girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Bu haberin ardından, Erzurumlular kadın erkek ellerine ne geçirdilerse; silâhı olan silâhını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak, ölüme gittiklerini bilerek Aziziye Tabyası’na doğru koşmaya başladılar. O sırada, erkeği cephede savaşan Nene Hatun, henüz yirmi yaşında bir genç kadındı. Kundaktaki üç aylık kızını emzirerek ve ondan biraz büyük olan oğlunu; “Sizi bana Allah verdi. Ben de ona emanet ediyorum.” diyerek onlarla vedalaştıktan sonra, cepheden yaralı gelip birkaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini aldı ve Tabya’ya doğru koşanlar arasına katıldı, demir kapıları kırıp içeri girildiler ve göğüs göğse bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu; baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında yarım saat tutunabildi. 2300’e yakın Rus askeri öldürülerek Tabya geri alındı. Türkler ise 1000 kadar şehit verilmişlerdi. Nene Hatun’un mücadelesi Rusların tümü Erzurum’dan kovuluncaya kadar sürdü.

Resimde sol altta İngliz, Fransız ve Amerikalıların bölgede kurdukları çok sayıda konsolosluklar aracılığıyla Ermeni kiliselerine cephane ve mühimmat depolamaları, papaz kıyafetindeki Ermeni çetelerine olan destekleri betimlenmiştir. Ressamın dedesi ve onun kardeşi de cuma namazı kılarken aynı yerde Ermeni çeteciler tarafından vurularak öldürülmüştür. Üst tarafta Rusların Ermeni çetecilere Rus asker kıyafeti giydirişleri ve tabyaya giren Ermenilerin silahını indirmiş nöbetçiye selam vererek koğuşa girişleri betimlenmiştir. Şehirde, uzun yıllardan beri çeşitli cephelerde sürmekte olan savaşlar nedeniyle genç nüfus yoktur. İhtiyarlar gaziler, kadınlar ve çocuklar vardır. En ön sırada satırla düşmana saldıran genç gelin Nene Hatun’dur. Geçim sıkıntısı çeken Nene Hatun, 1943 yılında ulusal kadın kahramanlardan Nâme Hanım ile birlikte cumhurbaşkanına bir dilekçe yazarak yardım istemiştir. 1955 yılında vefat eden bu Kahramanın gerçek adı hala bilinmemektedir.

Nene Khatun(Woman)

Turkish woman hero (1857-1955, Erzurum) Nene Hatun was born in Çeperler village of Pasinler town in Erzurum province. During Ottoman–Russian war (1877-78) known as 93 war in our history, she fought bravely and put her name in history by taking part in the defence Erzurum Aziziye bastion. She was a young woman in her twenties who was married just three years ago. She left her little boy and three months daughter at home. Aziziye bastion was ten kilometers away from Erzurum on top of a mountain. Russian army had planned to seize the Aziziye bastion by raid. They had taken help from Armenian peasants who were fluent in Turkish language. Russians moved secretly sneaked up and martyred the sleeping guards at midnight 8-9 November 1877. Only one of the Turkish soldiers could stay alive. He delivered the bad news to battlefront commander in Erzurum, Ahmet Muhtar Pasha. That day, in the region, instead of morning ezan (prayer) “Russians entered Aziziye rampier” words sounded from minarets. After that news, men and women, people of Erzurum, with whatever they found, guns, axes, scythes, pickaxes, shovels, sticks, stones; although they knew they were going to death they ran to Aziziye bastion. Nene Hatun was twenty years old. Her husband was at the battlefront. She breastfed her little daugter and said to his little boy: “God gave both of you to me, now I entrust you to God.” And then left home, she took the gun of her brother who came wounded from the battlefront and martyred 3 hours ago; and joined the run to the Aziziye bastion. The crowd had broken the iron gate and a chest to chest struggle had begun. Although the Russian soldiers were armed with excellent weapons, they were able to hold on for only half an hour against the people of Erzurum fighting with axes, sycthes, pickaxes etc. Approximately 2300 Russian soldiers were killed and Aziziye bastion recaptured. 1000 Erzurum people were martyred. Nene Hatun’s struggle persisted till Erzurum was completely taken back from Russians.

In the Picture, at left bottom depicted the ammunition storage which was established by the support of English, French, American consulates in the region and their support to Armenian partisans which were disguised in priest clothes. Painters grandfather and his brother, were also killed by Armenian partisans at the same place while performing Friday prayer. Over Armenian church, Armenian partisans wearing Russian soldier uniform and Armenian partisans entering the bastion after greeting the sentry who lowered his gun. There was no young population left in the city because of long years ongoing wars in various battlefronts. Only old people, veterans, women and children were living in the city. In the forefront there was Nene Hatun who attacted to the enemy with a cleaver. Suffering from poor living, Nene Hatun and Name Hatun who was a national woman hero applied the president of republic with a letter and requested help in 1943. Nene Hatun died in 1955, public has never known her real name.

Ahi Evren ve Hacı Bektaş Veli

Yılan zehrinden panzehir elde ettiği için “Evren” (ejder), Âhilik teşkilâtının kurucusu olması sebebiyle de “Âhi” lakâbıyla anılan zâtın tam ismi Ahi Evren Nasıru’d-din Mahmut el-Hoyî’dir. İlk gençlik yıllarında Horasan’a giderek, İbn-î Sina ve Farabî gibi bir akliyeci olan Herat kadısı Fahru’d din-i Razi’nin talebesi olmuştur. 1200 yılında ise Bağdat’a giderek burada Türkmen Şeyhi Şeyh Evhadü’d din-i Kirmânî’nin önce müridi sonra halifesi olmuştur. Âhi Evren’in; Bağdat’ın zengin kütüphanelerinden çok istifade ettiği, bir akliyeci olarak bilhassa fizik, kimya ve matematik konularında kendisini çok iyi yetiştirdiği anlaşılmaktadır. Selçuklu Devletinin yeni sultânının cülusunu bildirmek üzere Bağdat’taki Halifeye elçi olarak gelen Selçuklu vezîri, Konya’ya dönerken Âhi Evren dahil, derya-deniz birçok yüce şahsiyeti de beraberinde Anadolu’ya getirmiştir. Muhyi’ddin İbnü’l Arabî ve Şeyh Evhadü’d din-i Kirmânî de Anadolu’ya gelen arasındadır.

Âhi Evren ve Hocası Şeyh Kirmânî önce Kayseri’ye yerleşerek, şehir merkezinde müthiş bir sanayi sitesi ve Âhi teşkilatı oluşturmuşlardır.  Âhi Evren’nin de debbahlık (deri işlemeciliği) yaparak geçimini temin ettiği bu site Anadolu Âhiliğinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Âhi Evren’e sahip çıkarak destekleyen Büyük Selçuklu Sultanı I. Alaüd’din Keykubat, Moğol işbirlikçisi olan oğlu II. Alaüd’din Keyhüsrev tarafından zehirlenerek öldürülünce yeni kurulan idarenin saldığı çok yüksek vergiler, Anadolu’yu yaşanmaz hale getirdi. Giderek artan baskı zulüm ve katliamlar, sonunda Babaî isyanı diye bilinen büyük Türkmen ayaklanmasına dönüşmüştür. Horasanlı Baba İshak’ın kadın, erkek köylü Türkmenlerle başlattığı bu haklı isyanda Âhi Evren ve Alaüd’din Çelebi (Mevlâna’nın büyük oğlu), isyancıların yanında yer alırken Mevlana işgalci Moğolları desteklemiştir. Çoğu paralı askerlerden oluşan profesyonel ordu karşısında Türkmenler büyük katliama maruz kaldılar, Baba İshak ve tüm müritleri ve Âhiler kılıçtan geçirildi. Eski bir Lala olması nedeniyle Âhi Evren’i öldürmediler, 5 yıl işkence altında hapsettiler. Moğollar, Şems’in Konya’da öldürülmesi olayından, Mevlana’nın büyük oğlu Alaüd’din Çelebi ve Ahi Evren’i sorumlu tuttular. Bu baskılar altında her ikisi de Konya’yı terk ederek, önce Kırşehir’e, sonra sürgündeki Moğol mücahidi Sultan II. İzzettin Keykavus’un bulunduğu, Bizans yönetiminde olan Akşehir’e göçtüler.  Akşehir’deki Moğol baskı ve tehditleri bu genç Sultanın buradan da kaçarak Bizans’a sığınmasına sebep oldu. Âhi Evren çok sevdiği bu Sultanın da elden gitmesiyle Kırşehir’e geri dönerek büyük bir isyan başlattı. Anadolu’nun hemen her yerinde patlayan bu Âhi-Türkmen ayaklanmalarının azmettiricisi olması nedeniyle üzerine Nurettin Caca komutasında bir Moğol ordusu gönderildi. Neredeyse tüm Kırşehir halkı katledildi. Akşehir’den Seyyit Mahmut Hayrani küçük ordusuyla yardıma koştuysa da yetişemedi. Onu ve askerlerini Hacı Bektaş Veli ağırladı. Sonuçta Hoca Nasrettin Âhi Evren 92 yaşında burada şehit oldu. Geriye onu halkın gözünden düşürmek için Moğollar ve işbirlikçileri tarafından uydurulan Nasreddin Hoca fıkraları kaldı. (Kaynakça: Prof. Dr. Mikâil Bayram)

Hacı Bektaş Veli (1209?-1270?): H. Bektaş Veli üzerine ilk akademik çalışmalar, ne yazık ki 19.yy’da Alman ve İngilizler tarafından yapılmıştır. 20.yy’da ise bu konuya en çok eğilen Azerbaycan kökenli Fransız akademisyen Iréne Melikoff’tur. Ne zaman doğduğuna dair bir bilgi olmadığı gibi Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonraki hayatı hakkında da hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Genellikle Horasan’ın Nişabur kentinde 1209 yılında doğduğu kabul edilir. Malum ilk Selçuklu medresesi 1046 yılında Tuğrul Bey tarafından burada kurulmuştur. Bir kültür, sanat ve bilim şehri olan Nişabur 1221 yılında Moğollar tarafından yerle bir edildi. 400 sanatkâr hariç tüm insanlar katledildi. Bektaşlu aşireti dâhil bazı aşiretler, Kuhistan üzerinden Anadolu’ya göç ettiler. Kuhistan, Nizari-İsmaili görüşlerin hâkim olduğu Hasan Sabbah’ın korunaklı kaleleri ile donatılmıştı. İsmail Tokalak’a göre aşiret bir müddet burada iskân olundu. Diğer aşiret gençleri gibi Bektaşlu gençleri de burada Nizari-İsmaili görüşlerine göre eğitildiler. İçlerinden seçkin ve zeki olanlar çok özel ve disiplinli bir eğitime tâbi tutuldular. Hulâgu tarafından ele geçirilen kalede on binlerce el yazması kitap yakıldığı göz önünde bulundurulursa buradaki eğitimin boyutları ortaya çıkmaktadır. Hasan Sabbah’ın bölgede kurduğu eşitlikçi düzen, fetih ve yağma ile geçinen Moğollar dâhil tüm komşu devletleri rahatsız ediyor ve bu nedenle onun hakkında yalan hikâyeler (haşhaş, içki, şehvet vs. ile ilgili) uydurarak halkın gözünden düşürmeye çalışıyorlardı. Prof. A. Yaşar Ocak’a göre “H. Bektaş Veli’nin bir Haydâri/Kalenderi Şeyhi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor”. Kalenderiye dünyevî hırs ve arzulardan vazgeçerek kalender bir hayat tarzını benimseyen zümrelerin tasavvufî görüşlerinin ortak adıdır. 12 ve 13 yy.’da Horasan etkisindeki Anadolu’da; Kalenderi, Cavlaki, Babai, Haydari, Âhi ve Vefai gibi Kalenderi görüşler hâkimdi.  Bu batıni görüşlerin ortak noktası, insanlar arasında kin, nefret ve düşmanlığın olmaması, insanlık sevgisi, yardımlaşma ve hoşgörü üzerine kurulmuş, inanç ayrılığı gözetmeden bütün insanları sevgi ile kucaklama (aslan ile ceylânı) vardı.  Bu Horasan Erenlerinin en bilinenleri; Baba İlyas Horasani, Baba İshak, Dede Garkın, Barak Baba, Şeyh Edebalî, Ahi Evren, Geyikli Baba, Abdal Musa, Otman Baba, Karacaahmet Sultan, Kızıl Deli ve Saru Saltuk gibi çok önemli şahsiyetlerdi.  H. Bektaş Veli de bu çizgideki erenlerden biriydi.  Halk devletin kanunlarından çok bu erenlerin sözünü dinliyordu. Özellikle Safavi Devletinin kurucusu, Türk kökenli Şah İsmail (1501/1524) döneminde bu zıtlaşma doruğa çıkmıştır. Bu yıllarda Osmanlı ile bölge halkı kanlı bıçaklıydılar. Bektaşîlik bir tarikat olarak, 1501 yılında, II. Beyazit tarafından, devletin hâkim dini görüşü katılarak yapay olarak kurgulanmıştır. Amaç, Osmanlı yönetiminden memnun olmayan alevi-kızılbaş Türkmenlerin Şah İsmail etrafında toplanmalarını önlemektir.  Onları yeni kurulan Bektaşilik teşkilatı içine çekerek asimile etmektir. 1501’de Dimetoka’dan getirtilerek, Bektaşi zaviyesinin başına atanan Balım Sultan’nın, teşkilat, ayin ve doktirinlerini ne kadar değiştirdiğini tam bilemiyoruz ama şurası muhakkak ki yaşadığı dönemde, H. Bektaş Veli’nin öngördüğü felsefe tamamen kaybolmuştu. II.Mahmut döneminde ise ocakları topa tutulmuş, Anadolu’dakiler  dahil tüm dergâhlar ve binaları yıktırılmış ve gelirlerine el konulmuştur.

Ahi Evren and Hacı Bektaş Veli

Ahi Evren (Hoy- Azarbaijani 1171?-1261?)

Achieving antidote from snake poison, he is called Evren (Ejder) and as he is the founder of Ahi community; he is called Ahi. His full name is Ahi Evren Nasırüd-din Mahmut el-Hayi. In his teenage years he went to Khorassan. There, he was the student of judge Fahru’d Din-i Razi. Like İbni-Sina(Avicenna) and Farabi, Fahru’d Din-i Razi was a reasonist. After Horasan Ahi Evren went to Baghdad in 1200. There he was, Turkmenian Sheik Evhadü’d Din-i Kirmani’s follower. He became a khalifa of his sheik after then. Ahi Evren took advantage of Baghdad’s prosperous libraries. As a reasonist; at physics, chemistry, mathematics disciplines he taugh himself excellent. Seljuk visier, came for announcing new Seljuk Sultans beginning of reign to khalifa of Baghdad. When he was returning to Konya he took with him many scholars; one of them was Ahi Evren. Muhyi’d Din İbnü’l Arabi, Evhadü’d Din-i Kirmani were also those who came to Anatolia. Ahi Evren and his sheik Kirmani first of all settled in Kayseri. At the city center, they created a wonderful production and trade establishment managed by Ahi community. Ahi Evren was a tanner there. This was the first Ahi community after that stream of thought, Akhism expanded to the whole Anatolia and the commercial life was well organized by the followers. The great Seljuk Sultan I. Alaüd’din Keykubat was supporting Ahi Evren but he was poisoned by his son II.Alaüd’din Keyhusrev. Sultan’son became Mongols collaborator. After Alaüd’din Keykubat’s death, high taxes made Anatolia unbearable for living. More and more opression and perseqution, at the end, converted to a big rebellion which is called Babai outburst. Baba Ishak from Khorassan started the rebellion with Turkmenian countrymen including man and women. Ahi Evren and Alaüd’din Çelebi (Mevlana’s son) joined the rebellion however Mevlana took place at the side of intruder Mongols. The Turkmenians subjected to a great slaughter by the professional army of Mongols which is consisted of mercenarios. Baba İshak, all the followers and Ahi’s killed. They didn’t kill Ahi Evren but imprisoned with torture for five years. Mongols held responsible, Ahi Evren and Alaüd’din Çelebi for the murdering of Şems. Under these cruelty both of them leaved Konya and went to first Kırşehir after that Akşehir because of Sultan II Izzettin Keykavus was exiled at Aksehir. Aksehir was under Byzantine rule. After that, the cruelty of Mongols made Akşehir unavailable for the Sultan. He fled to Byzantium. Ahi Evren was very upset from Sultan’s leaving Akşehir and returned to Kırşehir. He started a rebellion, there Ahis and Turkmenians expanded the rebellion to whole Anatolia. Mongols army commanded by Nurettin Caca slaughtered in Kırşehir. The commander Seyyid Mahmut Hayrani from Akşehir, with a small army, tried to help Anatolian rebellers but could’t succeed. Pilgrim Bektaş Veli hosted Seyyid Mahmut Hayrani and his soldiers. Ahi Evren Nasırüd-din martyred at age of 92 in Kırşehir slaugter. Mongols and their collaborators adapted fake Nasreddin Hodja narrative to tear him down in public opinion (source Prof. Dr. Mikail Bayram).

Haci Bektaş Veli (1209?-1270?)

Initial studies about Hacı Bektaş Veli had been made by German and English researchers at 19th century. French academician Irene Melikoff origin from Azerbaijan studied him at 20th century. It was not known when he was born and his life after he settled in Sulucakarahöyük. Generally it is accepted that at 1209 he born in Khrosan’s Nishapur city. First Seljuk madrasa was established there at 1046 by Tuğrul Bey. As a culture, science and art city; Nishapur had been destroyed by Mongols at 1221 except 400 artists, craftsmen. After the slaughter, including Bektaşlu tribe some tribes migrated to Kuhistan, Anatolia. Kuhistan which Nizari- İsmaili principles strictly applied, was equipped with Hasan Sabbah’s protected castles. Up to İsmail Tokalak, Bektaşlu tribe settled there for a time like many others. Young people from Bektaşlu educated according to Nizari- İsmaili opinion there. Smart, elite ones educated with very special disciplined programme. With Mongol invasion under command of leader Hulagu tens of thousands manuscript burned in the Alamut castle. You can see the dimensions of education from the tens of thousands of manuscripts. Hasan Sabbah’s establishment in the region based on the principle of equality bothered the Mongols that living with conquest and plunder and neigborhood reigns, therefore they created fake news (poppy, alcohol, sexual desire etc…) about Hasan Sabbah and his community to tear him down in public opinion. Up to Prof. A. Yaşar Ocak, Hacı Bektaş Veli was a Haydari/Kalenderi sheik. Kalenderiye is, giving up secular ambitions, desires, the ones who chooses a philosophical life style’s mystical view’s common name. Under the influence of Khroasan, at Anatolia, as in Kalenderi, Cavlaki, Babai, Haydari, Ahi, Vefai tribes; Kalenderi views were dominant. These are named Batıni views. The common point of these opinions were among people, hope that, hatred, venge, hate, hostility should’t exist; solidarity tolerance regardless of religion, faith discrimination, embracing the humanity with love (lion and gazelle). The most famous of the Khorasan Erens were, Baba İlyas Horasani, Baba İshak, Dede Garkın, Barak Baba, Sheik Edebali, Ahi Evren, Geyikli Baba, Abdal Musa, Otman Baba, Karaca Ahmet Sultan, Kızıl Deli, and Sarı Saltuk. Hacı(pilgrim) Bektaş Veli was one of these saints. The people in Anatolia respected to the saints more than the laws of the reign. Shah Ismail was the Safavid reigns founder. Especially during his reign(1501-1524) this conflict had much increased. Ottoman rule versus Anatolian people were in conflict too at these times. Bektashism as a cult with Ottoman Rule’s dominant Sünni religion opinion added, artificially fictionalized by Sultan II. Beyazid at 1501.

Hacı Bayram Veli Cumhuriyeti

XV. yüzyıl kaynaklarında Hacı Bayram’ın hayatı hakkında, Âşıkpaşazâde’nin “Rum’dan, Şeyh Hacı Bayram vâki oldu. Bunlar duaları makbul azizler idi.” ifadesi dışında bilgi yoktur. Kesin olmamakla birlikte doğum tarihi 1352 yılı olarak kabul edilir. 1983 yılına kadar hakkında hiçbir ciddi araştırma yapılmamıştır. 1983’de 16. Kuşaktan torunu olan Fuat Bayramoğlu, bilinen tüm evrakları tarayarak “Hacı Bayram Veli, Yaşamı, Soyu, Vakfı I – II” adlı eseri yazmıştır. Fuat Bayramoğlu’na göre, Yıldırım Beyazıt’ın İsfendiyaroğulları Beyliği’ne karşı düzenlediği sefer dönüşünde, Ankara’da konaklarken, yanında hem rehine hem de müttefik olarak bulunan, Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiolopos, bir müderrisin evinde misafir kalmıştır.  Bir ay süren bu misafirlik esnasında Manuel ile ev sahibi arasında dini ve ilmi tartışmalar olmuş, Manuel kardeşi olan Mora despotuna yazdığı mektupta bu müderrisin görüşlerine hayran kaldığını ifade etmiştir. O devirde Ankara’da hem zahiri hem batıni ilimlere sahip müderris ve imam olan tek kişi Hacı Bayram Veli’dir. Çok iyi Arapça, Farsça ve Rumca bilmektedir.  Sonradan onun yolunu takip eden sûfîlere “Bayramî Melâmîleri” adı verilmiştir.

Resmin sol üst köşesinde O’nu, gayrı müslimlerin ve bacıların da katıldığı dergah sohbetinde görüyoruz (kaynak: Prof. Cemal Kafadar- İki Cihan Âresinde). Üstte “Allah sohbeti yapanlara melekler ikramda bulunur” inancı gereği sohbet meclisine ikramda bulunan bir melek işlenmiştir. Sohbet mekânının ön kısmında bir sandık bulunmaktadır. Bu, Hacı Bayram Veli’nin sırtına alıp esnaflardan para topladığı ve onunla ülkeyi idare ettiği sandıktır. Asker maaşı, köprü, cami, okul inşaatı ve bakımı, fukaraya yardım hep bu sandıktan yapılıyordu. Günümüzde Emekli Sandığı, Emniyet Sandığı, vs. sandık kavramı buradan gelmedir. Hemen altıda Âhi Şerafettin Camii minaresi ile eski Ankara evleri ve cemaatleri giderek azalan Ermeni ve Rum papazların sohbeti gıpta ile izleyişleri görülmektedir. Sağ üst yanda ise Ankara kale içi hanlarındaki ticari faaliyetler betimlenmiştir. Ankara kalesinin ne zaman yapıldığı da tam olarak bilinmemektedir. M.Ö. 2.yy’da Galatlar’ın Ankara’ya yerleşmeleri sırsında var olduğu bilinmektedir. Yani Kale, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerini görmüştür. İçinde yükselen sütun Jülyen Sütunu olup 362 yılında İmparator Jullianus’un Ankara’yı ziyareti anısına dikilmiştir. Çok iyi hatırlıyorum,  benim çocukluğumda üzerinde devamlı ikamet eden bir leylek vardı, unutamadığım için onu da nakşettim. Biraz altta, Kalenin giriş kapısı ve nöbetçi ile şimdi yerinde olmayan aslan heykeli görünmektedir. Sohbet meclisinin hemen altında “ Pabucun dama atılması” sahnesi var. Malum Ahilik âdabında “yoldan çıkanların pabucu, ahâlinin görebileceği şekilde evinin damına atılır”. Böylece “-artık evinde kal, aramıza katılma” mesajı verilir. Bu olayın sağında Kurşunlu Han ve Mahmut Paşa Bedesteni önünde Sof satan bir hanım tüccar ve onun Avrupalı ve Arap müşterilerini görüyoruz. Mahmut Paşa Medresesi ve Kurşunlu Han, Cumhuriyetin daha ilk yıllarında, Atatürk’ün emriyle restore edilerek Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne dönüştürülmüştür.  Ankara ve çevresinin bu dönemdeki refahı, bugün tamamen unutulmuş olan Sof üretiminden kaynaklıdır. Avrupa’da kadını erkeği tüm aristokrat zümre, yüksek rütbeli din adamları, Ortadoğu ve Kafkasyalı Sultanlar, beyler, vezirler bu sof kumaşından dokunmuş iç çamaşırı, elbise ve pelerin giyerlerdi. (Kaynak: Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık) Mahmut Paşa Bedesteni önünde bir Şed kuşanma töreni görüyoruz. Şed kuşanma, mesleğinde başarılı olan Ahi kalfalarının, ustalık rütbesine yükselişini ifade eder. Tören kalabalığının sağındaki, sırtında kırmızı torbayla kaçan adam, Türkâri resim anlayışındaki Yahudi tiplemesidir. Genelde zengin muhitlerde ve onların sünnet töreni, kız isteme, geçit resmi gibi törenlerinden para kazanma telaşında olan bir karakterdir. Onun sağ tarafındaki han, bu gün Rahmi Koç müzesi olarak kullanılan Çengel Han’dır. Şehir o kadar güvenlidir ki tüccarlar kapı önünde açıkta altın tartabilmektedirler. Han’ın iki kubbesinin arasında idari olarak tamamen tükenmiş olan Selçuklu devletinin, kırık dökük çift başlı kartal amblemini görüyoruz. 

Sol altta Bağdat ticaret yolunun Ankara kavşağında, Selçuklu valisi Kızılbey tarafından 1222’de yaptırılan Akköprü ve üzerinde Bağdat’tan gelen bir kervan resmedilmiştir. O zamanlar Ankara bir dereler, çaylar ve ırmaklar şehridir. Dört bir yanından tatlı sular akmakta, çevresi mesire yerleri ve bostanlarla çevrilidir. Kervanbaşının hemen önündeki çalılıkta da meşhur Ankara Tavşanları… Köprünün yanındaki çayırlıkta ise ünlü Ankara keçisi yayılmakta ve sürüye bir Kangal koruma sağlamaktadır. Bu sert kıllı Ankara keçisinin yünlerinden nasıl oluyor da sof adı verilen şu yumuşacık kumaş dokunabiliyor meselesi Avrupalı dokumacıları yıllarca çok uğraştırmış, defalarca denemelerine rağmen bir türlü işi çözememişlerdir. 15.yy’da Fransa Krallığı sof ve aba kumaşı için Türkiye’ye ödenen paranın çok fazla olduğunu fark edip, bir takım mâli önlemler almıştır (kaynak: Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık). 

Sonuç olarak Hacı Bayram Veli’nin Ankara ve çevresinde oluşturduğu bu düzen, hemen hemen tüm büyük tarihçiler tarafından adeta bir Cumhuriyet olarak anılmıştır. O nedenle naçizane bendeniz hem bu Usta’ya borcumu biraz olsun ödeyebilmek, hem de bu tarihçilerimize aynen katıldığımı beyan etmiş olmak için tablonun adını “ Hacı Bayram Veli Cumhuriyeti “ koydum.

AHİLİK

Bu teşkilâtın Anadolu’da kurulmasında fütüvvet teşkilâtının büyük tesiri vardır. İslâm’ın ilk asrından itibaren görülmeye başlayan fütüvvet teşekkülleri içinde hicrî III. (IX.) yüzyıldan itibaren de esnaf birlikleri ortaya çıkmıştır.

Anadolu’da Ahiliğin kurucusu olarak bilinen ve İran’ın Hoy şehrinde doğan Şeyh Nasîrüddin Mahmûd (ö. 1262), sonraları Ahî Evran ismiyle anılmıştır. Özellikle I. Alâeddin Keykubad’ın büyük destek ve yardımıyla, bir taraftan İslâmî-tasavvufî düşünceye ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zâviyelerde şeyh mürid ilişkilerini, diğer taraftan iş yerlerinde usta, kalfa ve çırak münasebetlerini ve buna bağlı olarak iktisadî hayatı düzenleyen ahiliğin Anadolu’da kurulup gelişmesinde Ahî Evran’ın büyük rolü olmuştur.

Ahiler, bağımsız siyasî bir güç olmamakla birlikte, zaman zaman merkezî otoritenin zayıfladığı, anarşi ve kargaşanın ortaya çıktığı dönemlerde siyasî ve askerî güçlerini göstermişler ve önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Özellikle Moğol istilâsı sırasında âhî birlikleri şehirlerin yönetimine mahallî otorite olarak hâkim olmuşlardır. Ahiliğe çok hizmet eden I. Alâeddin Keykubad, oğlu II.Gıyâseddin Keyhusrev tarafından öldürülünce, ahîlerin II.Gıyâseddin’e karşı direndikleri ve onun Kösedağ’da Moğollar’a yenik düşmesinden sonra Tokat ve Sivas’ı ele geçiren Moğollar’a karşı Kayseri’yi başarıyla savundukları bilinmektedir. Ayrıca Osmanlı döneminde Düzmece Mustafa olayında da Bursa’yı ona karşı savunmuşlardır.

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bu birlikler mesleklere ait problemleri halletmekte ve devlet ile olan münasebetleri düzenlemekte idiler. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti, bu birliklerin aslî görevi idi. Bu dönemde, teşkilâta ilk defa girenlere yiğit veya çırak adı verilir, ahilik daha sonra kazanılırdı. Esnaf birliklerinin başında şeyh, halife veya nakibler, bütün esnafın en üst makamında ise şeyhü’l-meşâyih bulunuyordu. Ayrıca mesleğin geleceği açısından çırakların yetiştirilmesine de çok büyük önem veriliyordu. Anadolu’da köylere kadar yayılan Ahilik pek çok devlet adamını, askerî zümre mensuplarını, kadı ve müderrisleri, tarikat şeyhlerini bünyesinde toplamıştır. Bu durum XIV. yüzyıla kadar sürdü; bundan sonra ise organize esnaf birlikleri şeklini aldı ve iktisadî faaliyet ön plana çıkmaya başladı. Ahiliğe giriş şerbet içmek (şürb), şed veya peştemal kuşanmak, şalvar giymekle gerçekleşmekteydi. Ahilik bünyesi içindeki esnaf birlikleri; ustalar, kalfalar ve çıraklardan oluşuyordu. Çıraklıktan itibaren birlik içinde yükselmek için meslekî ehliyet ve liyâkat şarttı. Çıraklar mesleği çok iyi öğrenmedikçe dükkân açamazlardı. Esnaf ve dükkân sayıları, iş aletleri ve tezgâhlar sınırlandırıldığı gibi ihtiyaca göre mal üretimi de esastı.

Hacı(Pilgrim) Bayram Veli Republic

Except Aşıkpaşazade’s “from Rum, Pilgrim Bayram sheikh have been formed. These were saints whose prayers have been accepted.” phrase there was no information about Hacı Bayram’s life at 15th century sources. Although uncertain, he was born in 1352. Up to 1983 there was no research about him. At 1983 his 16th generation grandson Fuat Bayramoğlu with examining all the known documents, wrote a book named “Pilgrim Bayram Veli, His Life, Ancestry, Foundation I and II”. Up to Fuat Bayramoğlu when Sultan Yıldırım Beyazıd returning from principality İsfendiyaroğulları fighting, at stopover in Ankara, accompanied Byzantian Emperor II. Manuel Palaiolopos and he became a guest at a mudarris’s home. Emperor Manuel stayed there for a month. Mudarris and Emperor had religious and scientific conversations. Emperor Manuel stated his brother Mora Principal with a letter that he admired the opinions of Mudarris. At that times the only man in Ankara who knows the visible and secret knowledge was imam and mudarris pilgrim Bayram Veli. He knew very well, Arabic, Persian and Greek languages. His follower sufi’s named “Bayrami Melami.”

At left up corner of the Picture, Sufi’s non Muslims and sisters that attended to the gathering is shown. (source: Prof. Cemal Kafadar- Between Two Worlds). Because faith of “angels give gifts to those who talk Allah”, a gracious angel has been embroderied in the air near gathering place. In front of gathering place there is a chest (sandık). That is Hacı Bayram Veli’s chest that he carried on his back for collecting money from shopkeepers and spend money for the city and people. Soldier salary, bridge, mosque, school construction and maintenance, helping poor was from the chest. Today in Turkish, Chest (sandık) is used as a substitude term of foundation. Under the gracious angel there is a minaret, Şerafettin mosque minaret. Under the minaret there are old Ankara houses and Armenian and Greek priests whose congregations were declining; watching the gathering with envy. Commercial activities in Ankara castle inns are depicted on the upper right. It is not known when the Ankara castle was built. At second century BC while settlement of Galats in Ankara castle was there. That is to say Ankara Castle was existing during Rome, Byzantium, Seljuk and Ottoman periods. Inside the castle, rising column’s name is Julianus obelisk. It was constructed at Emperor Julianus’s visit to Ankara in 362. I remember clearly when I was a child there was a stork sitting in the nest on it. I embroderied it because I couldn’t forget. A little lower, there are, entrance gate of the Ankara castle, a guard and a lion statue, now missing. Under the gathering assembly there is a “throwing the shoe to the roof” scene. In Ahi community deviate from the truth punished with removal from the community. Throwing the shoe to the roof for to seen by public, symbolizes “sit at your home now, don’t join us” opinion. Right of this event, Kurşunlu inn and Mahmut Pasha bedesten is located. In front of Mahmut Pasha bedesten there is a merchant woman selling woolen cloth and her European and Arab customers. In the early years of republic, by the order of Atatürk, Mahmut Pasha bedesten and Kurşunlu inn restored and changed to Anatolian Civilisation Museum. Welfare of Ankara and it’s environment at those days were by manufacturing woolen cloth (Sof) which completely forgotten today. In Europe aristocratic class, high-ranking clergy, middle east and Caucasian Sultans, officials had worn woven from Angora goat’s wool underwear, dress, cloak. (source: Devlet-i Aliyye” great governance” Halil İnalcık). In front of Mahmut Pasha bedesten, shed girdling ceremony takes place. Shed girdling means, workman’s who are successful in their profession, promotion to mastery degree. At ceremony crowd’s right there is a man running away with a red bag on his back. In concept of Turkari painiting this is a Jewish character. This character, in general, in rich neighborhoods, at circumcision ceremony, preparation for marriage ceremony, parade etc. is in a hurry to make money. At Jewish character’s right there is an inn. Today this building is Rahmi Koç museum old name was Çengel Han. The city is so safe because it can be understood that those merchants are weighing gold in front of the door. Between the two domes of the inn there is, administratively collapsed Seljuk reign’s worned out double headed eagle emblem. At left bottom, at Bağdat trade path’s Ankara junction, Akköprü Bridge built by Seljuk minister Kızılbey at 1222. There is a camels caravan over it which came from Baghdad. Those times in Ankara was running waters city. There were springs, recreation areas, orchards around it. In the bush just in front of the caravan there are famous Ankara rabbits. Famous herd of Angora goats takes place at grassland near the bridge and a Kangal dog guided the herd. Europan weavers tried for years weaving like this Angora wool fabric but couldn’t succeeded. At 15th century, in Kingdom of France money paid to Turkey for woolen cloth was too high, they found out and had taken financial precautions. (source: Devlet-i Aliyye “Great Governance” Halil İnalcık).

As a result Hacı Bayram Veli’s order at Ankara and its environment was described almost by all great historians as republic. Therefore to pay my moral debt to the master and agree with the historians opinion I named this Turkari painting as “Hacı Bayram Veli Republic”.

AHI COMMUNITY

Foundation of Ahi community in Anatolia was influenced by “Fütüvvet” organisations (Turkish Islamic Guild).  Fütüvvet organisations had been seen in Islamic societies from the beginning of Islam. Islamic Craftsman organisations  had been seen since  IXth century. The founder of Ahi Community, Sheik Nasiruddin Mahmud( death 1262)  had born in Hoy city of Iran. He was called  Ahi Evran later. Seljuk Sultan  Alaeddin Keykubad  helped and  backed  Ahi Evran at the foundation of  Ahi Community. Ahi Evran organised both sheik and follower  and  craftsman master and apprentices relations. Community spread  to whole Anatolia. Ahi Community was not an independent political force but when central authority weakened and anarchy and chaos appeared  Ahis showed their political and military force and had taken an important role in Anatolia’s destiny especially at Mongolian invasion. Ahis governed the cities as local authorities at those times.

Ahi supporter  I. Alaeddin Keykubad was killed by his son II. Gıyaseddin Keyhusrev. After  Sultan Alaeddin’s death , Ahis opposed II. Gıyaseddin Keyhusrev especially whe n  he was defeated to Mongolians at Kösedağ.  Mongolians captured Tokat and Sivas. Ahis protected Kayseri succesfully from Mongolian invasion. Ahis also protected Bursa at Ottoman period from “Düzmece Mustafa” event. At Anatolian Seljuk’s period Ahi community was solving vocational problems and organising the relations with the state. Their some of the main activities were controlling the quality of goods and price determination.The youngs first entering  to the community was called yiğit(valiant) and çırak(apprentice). Ahi degree was gained after getting experience in profession. Craft unions were managed by sheiks or Caliphs or chiefs. The community leader was called “Şeyh ül-Meşayih”. Getting profession with master -apprentice relation with high merit considered very important activity in Ahi world. Ahi organisation spread  to the cities towns even to villages of Anatolia. Community possessed of statesmans, soldiers, kadis’(judge), mudarrises(academist)  and Islamic sheiks. This situation lasted till XIVth century. After  that , very slowly, religious tradition of the community changed to organised craft motion. Economical activity mission was dominated.

Entering to Ahi Community was starting with some rituals. Drinking sherbet,putting on a belt and wearing shalwar ceremony were the rituals.Ahi community was formed from masters, foremans and apprentices. Apprentices could promote only with their  professional capability and merit. Apprentices  could’t set up a shop before they prove their skills. Craftsman shops, tools, benchs were limited, goods production was arranged relative to needs.

Truva

#Turova #Troya #Troy #Τροία #Troie #Trojan  #Homeros #İlyada #Ilion #Iliad #Tros #Agamemnon #Dares  #Dardanos #Hellen #Odysessus #Priamos #Hektor #Paris #Akhilleus #TrojanHorse #Penthesileia #Amazon #Aeneas #Enay #Vergillius

Truva şehrin adı değil, ülkenin adıdır. Hitit yazıtlarında “Wilusa” diye geçer. Wilusa’ya Helenler “İlusa” diyorlar. O nedenle İzmirli Homeros destanının adını İlyada koymuştur. Savaş, Truva Devleti ve müttefikleri ile Akhalar ve müttefikleri arasında, MÖ 12.yy.’da gerçekleşmiştir. Tarihçiler MÖ. 1.250 ila 1.180 yıllarını vermektedirler. Yani Homeros’tan en az 400 yıl önce olmuş bir savaştır.    Bu arada Akhalar veya Akha diye bir devlet yoktur ve hiç olmamıştır. Akdeniz’in Anadolu ve bugünkü Yunanistan kıyılarındaki şehir devletlerinin bir kısmına verilen addır. Her ne kadar savaş sebebi güzel Helen’in, Truvalı Paris tarafından kaçırılması gibi gösterilse de, asıl sebep, genelde talan ve yağma ile geçinen Akhalıların gözlerini, bolluk, bereket ülkesi olan Truva ve arkasındaki ülkelerin zenginliğine dikmiş olmalarıdır. Bunu, “Altın Postu arama” hikâyesiyle mantolayan Akhalar’ın her daim amaçları Altın ülkesine erişimdir. Meşhur Truva Atı’ndan İlyada’da hiç bahsedilmez Homer’e ithaf edilen destanların hiç birinde “Grek” kelimesi de geçmez. Savaşın yapıldığı yıllarda ne Grek (Yunan) ne de Greece (Yunanistan) lafı vardır. Özellikle İngilizce çevirilerde Akhalar ve Ellenlerle beraber savaşa katılanların toplamına Grek adı verilmiştir.  Ellenler aslında savaşa katılan 40 küsür beylik/Krallıktan biridir.

Oysa savaşta bizzat bulunmuş, savaşı tüm safhalarıyla yaşamış bir görgü şahidi ve onun yazdıkları var. Truvalı Dares. Kitabının ismi “ Truva’nın Düşüşü Tarihi”dir. Dares adı, Homer’in İlyada’sın da “Hephaistos Rahibi” diye geçer. “Troyalılar arasında zengin ve kusursuz biri vardı. Hephaistos’un duacısıydı, Dares’ti adı, iki oğlu vardı onun, Phegeus’la İdaios, yatardı elleri her türlü savaşa.” diyor Homeros. Burada isimlerinin sonuna yunanca “os” ve “us” eril ekleri ilave edilen bu oğulların isimlerinin Ege ve İda olduğu anlaşılıyor. İlyada’ da Homeros, Truva adı yerine Frigya adını kullanır çünkü onun yaşadığı dönemde Truva’nın adı artık Frigya olmuştur. Truva isimli devlet ise 400 sene önce yok olmuştur.

Savaşın görgü tanığı olan Frigyalı Dares’in eserini, MS.6.yy. da eski Helence’den Latince’ye çeviren Cornelius Nepos; arkadaşı olan Crispus’a gönderdiği mektupta bakın ne diyor: “ Atina’da eğitim görürken Frigyalı Dares’in Yunanlılar ve Truvalılar hakkında yazdıklarını buldum. Yazıtların başlığında bunların Dares tarafından yazıldığı belirtiliyor. Bunları ele geçirdiğimden dolayı çok mutluyum. Hemen, eski Helenceden Latinceye bir çevirisini yaptım. Hiç bir şey eklemedim, hiç bir şey atlamadım ve hiçbir yorumda da bulunmadım. Hellence  orjinalinden basitçe ve kelimesi kelimesine tercüme ettim. Böylece Homer mi doğru yazmış, Frigyalı Dares mi okuyucular kendileri karar verecekler.

Truva’nın Düşüşü Tarihi adlı eserin çok kısa özeti şudur: Pelepones Kralı Pelias, yeğeni olan Jason’u Altın (Post!) getirmesi için Karadeniz’e,  bugünkü Kafkasya’ya yollamaya karar verir. Bu ilk seferden yüklü miktarda altınla (altın Post ile!) dönerler. Ne var ki gidiş yolunda, izinsiz karaya çıktıkları için, Truvalılar tarafından yaka paça geri gemilerine atılmışlardı. Ülkelerine bol miktarda altınla dönenlerin Karadeniz ve Kafkasya’nın zenginlikleri hakkında anlattıkları Hellas ülkesinin iştahını fazlasıyla kabartmıştı. İkinci ve daha büyük bir sefere çıkmak için tek engel Truva idi. Yeniden gemiler yapılır. Helen’in ikiz kardeşleri, Nestor, Salamisli Telamon ve Herkül önderliğinde tüm altın sever Argonot halkı yola çıkar.(Argon, gemileri yapan ustanın adı olduğu için bu yola çıkanlara Argonot denmiştir.) Geceleyin Truva kıyılarına varırlar, gizlice karaya çıkarlar veTruva kralı Laomedon, gece karanlığında Herkül ve avanesi tarafından kıyıda öldürülür. İstilacılar şehre girerek büyük katliam yaparlar ve her yeri talan edip, Truva Kralının kızı olan Hesione’i esir alarak, büyük ganimet ile apar topar tekrar gemilerine binip ülkelerine geri kaçarlar. Kralın oğlu Priam bu sırada Truva’da başka bir şehirdedir. Olayı duyar duymaz eşi Hecuba ve çocukları Hector, Paris (Alexander), Deiphobus, Helenus, Troilus, Andromache, Kassandra ve Poolyxena ile birlikte Truva şehrine döner ve tahta oturduktan sonra ilk iş olarak şehrin etrafını baskın ve yağmalara karşı daha dayanıklı yüksek surlarla çevirmeye başlar. Sur duvarlarında, her birinin adı başka olan altı adet kapı vardır. Bunlardan Karamenderes’e bakan kapının adı “ Scaean “ (Saka yani İskit) kapısıdır ve üzerinde ahşap kütükten oyma bir at başı vardır. Yeni Kral Priam daha sonra oğlu Hektor’u bir ordu toplaması içi komşu krallık/Beyliklere, Antenor’u da ilk baskında kaçırılan kız kardeşi Hesione’u geri istemek üzere Hellas’a elçi olarak yollar. Elçi tabii ki aşağılanmış ve eli boş olarak geri döner. Kralı da savaşa teşvik eder. Kısa sürede gemi inşaatları tamamlanır ve Paris komutasındaki filo kaçırılan ve  halası olan Hesione’i, ya da fidyesini almak üzere yola çıkar. Filo Komutanı olan Paris’in 3 yardımcısı vardır. Kardeşi Deiphobus, Polydamas ve Dardan Beyi’nin oğlu Aeneas yani, hain Enay. Bu Dardan Beyi’nin oğlu olan Truvalı Enay, Latinler’in milli şairi olan Vergil(lius)’un meşhur “Enay Destanı”na konu olan adamdır. Yine meşhur Romus Romulus efsanesi bu Enay destanına dayanmaktadır. Avgustos dönemine kadar Latinlerin milli geçmişlerine ait en ufak bir bilgi yoktur. Avgustos, Etrüsk (Turkan) kökenli bir şair olan Vergil’e ısmarladığı bu destan yazılımı ile kendi aslını da, gururla Truvalı bir hain olan Enay soyuna dayandırmaktadır. Konumuza dönersek Paris komutasındaki filo, baskında kaçırılan Hesione’yi geri almak veya fidyesini almak üzere Hellas’a yelken açar ancak umduklarını bulamazlar. Bu arada Paris Cythera adasına ulaştığı zaman, Juno adına düzenlenen bir festival’e denk gelir ve oradaki Venus tapınağında bir kurban keser. O sırada Sparta Kralı Menelaus’un eşi Helen (Güzel Helen) bu görkemli filonun yakışıklı komutanını Paris’i görmek için limana inmiştir. Kısa süre beraber olurlar. Ertesi gün Paris kendisiyle gelmekte hiç de çekingen davranmayan Helen’i de alıp Truva’ya döner. Kızı Kassandra’nın muhalefetine rağmen Truva kralı Prim, oğlu Paris ile yeni gelin Helen’i evlendirir. Büyük bir ülkenin güçlü kralını öldürdüğü için adı efsaneleştirilen Herkül’ün ülkesi Hellas halkının kalbinde ise ikinci Truva baskınında elde edilen ganimetin büyüklüğü ve sağlanan başarının verdiği özgüven ile daha büyük bir donanma yaparak Truva engelini ortadan kaldırmak ve altın ülkesini ve o ülkelerin zenginliklerini ele geçirmek hayali yatıyordu. Bu tarih kitabını yazan Frigyalı Dares, kendisinin de Truva’nın düşmesine kadar askerlik yaptığını ve hazırlanan bu yeni baskın için Akhalar adı verilen o zamanki Avrupa birliği yöneticilerinden hangisinin ne kadar gemi ve ne kadar asker gönderdiğini kitabında rakamlar vererek anlatır. Kitap “… Agamemnon’dan 100 gemi, Menelaus’dan 60 gemi, Telamon’un oğlu Ajax’tan 40 gemi…” diye devam eder. Tüm filo toplam 1130 gemidir. Dares kitabında ayrıca olaya konu olan kişilerin adeta fotoğrafını da çekmiştir. “… Agamemnon, sarışın, iri güçlü ve zengindir, Menelaus orta boylu ve kumraldır, Aşil, geniş göğüslü, ince dudaklı ve kestane rengi saçlıdır…” Akhalar hazırladıkları bu filo ile Atina’dan Agamemnon komutasında yola çıkarlar ve Anadolu kıyısına yakın adaları talan ederek kuzeye doğru devem ederler. Tenedos’a (Bozcaada) geldiklerinde adanın tüm halkını katlederler. Agamemnon her katliamdan sonra elde edilen ganimeti pay ederek askerlerinin gönlünü almaktadır. Sonunda Truva şehri kıyılarına asker çıkartmalarıyla Truva savaşı başlamış olur. Truva kıyılarında kamp kuran Akhalar’la savaş 2- 3 yıl verilen ateşkeslerle birlikte 10 yıl sürer. Savaşın son günlerine doğru Truva Kralının oğulları Hektor, Troilus ve Paris ile Amazon’dan yardıma gelen Kraliçe Penthesilea savaşarak ölmüşlerdi. Akha ordusunun ise filosunun hemen tamamı yanmıştı. Truva’da bu acı kayıplar nedeniyle toplanan konseyde Antenor ve Aeneas kendi taraflarında en kıymetli önderlerin öldüğünü ancak düşmanın komutanlarının çoğunun hala hayatta olduğunu ve etraflarının tamamen çevrildiğini söyleyerek, Helen’in geri verilmesi ve Akhalar’la barış yapılması yani düşmana teslim olunması fikrini öne sürerler.  Konsey müthiş bir gerilime sahne olur, Kral Prim ve genç oğlu Amphimachus, barış isteyen bu kişilere karşı hiddetle lanetler yağdırırlar. Priam konseyde son sözü söyler ; “Kararımı verdim, barış olmayacaktır. Herkes hazır olsun işaret verdiğimde kapılar açılacak ve hücum edilecek, ya zaferle dönülecek ya da herkes ölecek.” Yani kısaca ya istiklal, ya ölüm demiş Priam. Bu hararetli konsey bittikten sonra teslim olma taraflısı olan Antenor ve Aeneas, kral ve diğer yurtseverlerin büyük öfkesine sebep oldukları için öldürülmekten korkmaktadırlar. O nedenle gece gizlice düşman komutanına bir elçi göndererek, ertesi gece Scaean (Saka yani İskit) kapısında söylenecek parolayı bildirirler. Hani şu üzerinde tahtadan oyma at başı bulunan kapı. Kendileri de aynı gece kapı sürgülerini arkadan kaldırarak ve bir meşale ile işaret vererek düşmanın içeri girmesini sağlayacaklardır. Tek istedikleri kendilerinin ve ailelerinin hayatlarının garanti edilmesidir. İhanet planı böyle işler, içeri giren düşman kuvvetlerine kralın sarayına kadar da eşlik ederler. Gece yarısı büyük bir katliam yaşanır. Hainler Aeneas ile Antenor ve onları adamları toplam 1200 kişi sağ kalır. Sonra bu hainlerden Aeneas ve adamları 20 gemiyle İtalya’da karaya çıkarlar ve orada Ruma ( Roma ) şehrinin kuruluşu hikâyesi başlar.

Notlar:

Bugün Altan diye bilinen Altay ülkesinde yapılan kazılarda, yıllarca süren mezar hırsızlıklarına rağmen hala kilolarca altın takı ve sair eşya çıkmaktadır. Sonradan Arkeolog diye adlandırılan ve Truva kazılarını yapan Alman’ın 1873 yılında kaçırdığı ziynet eşyalarına bakarsak, onca talan ve yağmaya rağmen bu servetin 20.yy’ın başına kadar bu topraklarda kalmış olduğunu görürüz.  Böylesine bir zenginliğin dilden dile dolaşarak Akhalıların talan iştahını kabartması ve boğazlardan her geçişlerinde Truva Devletine haraç ödeme zorunda olmaları, savaşa yol açan ana nedendir.

Bu tahta At hikâyesi Odysseus ve Hain Aeneas Destanı ile Euripides’in Troya Kadınları adlı eserinde geçer.  Odysseia’nın MÖ. 5.yy ve MÖ. 3.yy.larda iki defa sansürlendiğini dikkate alırsak bu destanın Truva Atı hikâyesi eklenerek o zamanki resmi söyleme uydurulduğu da düşünülebilir. Kaldı ki Homeros’un yazıtları da MS. 10.yy da yani ortaçağ Hristiyanlığı döneminde bir ara getirilip (mevcut siyasi ve dini anlayışa göre) yeniden derlenmiştir. İlk baskısı ise 15. yy’da İtalya’da yapılmıştır.

TROIA

Troia isn’t a city name it is a country name. In Hittite tablets it is called “Wilusa”. Helens called “Ilusa”. For this reason Homeros from İzmir, named his epic “Iliad”. The Trojan war was realized at 12th century BC in between Trojans with their allies and Achaeans with their allies.

Up to historians it was1250-1180 BC years, 400 years before Homeros. There is no reign named Achaea. This name is given to city states on the Mediterranean coast. Even though the reason for the war is shown, beautiful Helen’s kidnapping by Paris of Troia, the real reason was, predatory Achaen’s plundering intentions of benign and rich Troia. Achaean dreams were being rich.”search for the golden fleece” story was expressing their aim. Famous Trojan Horse had never mentioned in Iliad. In the Homeros epic “Greek” term is not mentioned. In the times of Trojan war “Greek” and “Greece” were never mentioned. Especially in English translations, Achaeans, Ellens and their allies named “Greek”, but Ellens were one from forty allies that participated to the war.

Trojan Dares was the withnesser of the war. He himself participated to the war and wrote his memories. His book’s name was “History of Decline of Troia”. In Homeros’s Ilyada Dares’s nickname was mentioned as Hephaistos Priest. Homeros wrote “there was a rich and flawless man. He was Hephaistos’s priest, his name was Dares. He had two sons, Phegeus and İdaios. They were skilled in all kinds of warfare”. If masculine additions ‘as’ and ‘us’ removed the sons names were Ege and Ida. In Iliad Homeros used Phrygia instead of Troia because at this time Troia was withdrawn from history scene 400 years ago and name changed to Phrygia.

Cornelius Nepos translated Phrygian Dares’s book from Hellenian to Latin at 6th century. He sent a letter to his friend Crispus. In the letter:

“When was in education in Athens I found what Phrygian Dares had written about Greeks and Trojans and am so happy to have this information. Soon I translated the memories from old Hellenic to Latin. I didn’t add or remove anything and hadn’t made any comments. I translated from Hellenic simply word by word so that the readers themselves can judge who was right Homeros or Dares” was written.

The short summary of “History of Decline of Troia” is given below:

Pelepones King Pelias sent his nephew Jason, to bring golden fleece from Black Sea, Caucasia. From the first travel they returned with large amount of gold. At Trojan shore because of they disambarked without permission, Trojans send them back to their ships. Those who were returned their country with large amount of gold had mentioned their people about wealth of Black Sea and Caucasia. This encouraged Hellas people to go to Black Sea and Caucasia again. Second and bigger expedition’s only obstacle was Troia. However again, ships were built. Led by Helen’s twin brothers, Nestor, Telamon of Salamis and Hercules; all goldlover Argonauts begin to the journey.(Argon was the master of the ships building so the people of the ships were Argonauts).They arrived Trojan shores at nightfall and disembarked on the quiet. Troia King Laomedon killed by Hercules and his men at midnight in the shore. Invaders entering the city made a great slaughter and plundering everywhere and they grabbed Kings dauther Hesione by the throat. With a big plunder, quickly back on their ships they returned their country. At the slaughter time Trojan King’s son Priam was not in the city. He returned to the city with his wife Hecuba, children, Hector, Paris (Alexander), Deiphobus, Helenus, Troilus, Andromache, Kassandra and Poolyxena. With starting the reign, his first performance was building high walls around the city against slaughter and plundering. There were six gates on the walls. One of them which was by the Karamenderes river was “Scaean” (Scythian) gate. Over the gate there was a wooden horse head.

King Priam send his son Hektor to neighbor kingdoms to gather an army and sent Antenor to Hellas as an ambassador to save his sister Hesione. Of course ambassador returned empty-handed and humiliated so he encouraged the king for a war. Soon the ships were built. The ships started to expedition under the command of Paris to save Hesione who is Paris’s aunt. Paris had three assistants. His brother Deiphobus, Polydamas and Dardan ruler’s son, Aeneas (betrayer Enay). This Trojan Enay was Latin’s national poet Vergilius’s famous Enay Epic’s main character. Also famous Romus Romulus legend based on Enay epic. Up to king Augustus period, there was no information about Latin’s history. Augustus made an order of epic to Etruscan Vergillius. With this epic he based his own ancestry on the Enay ancestry. The ships under the command of Paris, went to Hellas but they couldn’t get results. When Paris reached Cythera İsland there was a festival devoted to Juno. He sacrifised an animal for God in Venus temple. Spartan King Melanaus’s wife beautiful Helen came to the port to see the handsome commander, Paris. They spend time together for a short time. The next day, Paris took beautiful Helen and returned to Troia. Helen was eager, unshy to be with Paris in the prime of her life. Against opposition of his dauther Kassandra the Trojan King Prim had his son Paris got married with beautiful Helen. For killing a huge country’s mighty king Hercules became a legendary name. His country Hellas people’s dreams were, at second Trojan raid with the size of the loot obtained and self-confidence of success, with a bigger navy to unblock Trojan and to reach the richness of golden country. The History of Decline of Troia’s writer, Phrygian Dares had written he himself, crusaded Trojan war up to the collapse of Troia. For the new raid, ancient Europan community’s leader Achaeans how many ships and soldiers were prepared was written in the book. There were 100 ships from Agamemnon, 60 from Melanaus, 40 ships from Telamon’s son Ajax…

The total number of ships were 1130. Dares also described the heroes of the war in his book. Agamemnon was blonde thunderous and rich. Melanaus was moderate and had brown hair. Achilles was broad-chested, thin lipped and brown-haired. Achaeans started the expedition from Athens under command of Agamemnon and plundering the islands close to the Anatolian coast and they went to North. When they came to Tenedos (Bozcaada), they killed the people of island. After every plundering, dividing the loot, pleased Agamemnon’s soldiers. At the end Trojan war begun with landing of soldiers on the shores of Troia. Within 2-3 years armistice period, the war took 10 years. In the last days of war King of Troia’s sons Hektor, Troilus, Paris and queen Penthesia who came from Amazon had died in the battle. Achaeans army’s ships were all burnt. In Trojan side at the council, Antenor Aenas claimed their precious commanders had died however Acaeans commanders were alive. Enemy had surrounded the city so Helen should be given back, peace should be done with Achaeans which means surrendering to the enemy. Great tension rose in the council. King Priam and his young son Amphimachus cursed those who wanted peace. Priam said “there wil be no peace, when I give the signal the doors will be opened the enemy will be attackted, either we will be return victorious or we die”. He meant either independence or death. After that tense council, Antenor and Aenas who wanted surrendering to the enemy was very afraid of being killed by the patriots. For this reason, secretly in the night they send an ambassador to the enemy’s commander to notify the pasword of the gate Scean that had a wooden horse head over it. At midnight they opened the bolts of the door, with a torch lighting they let the enemy in. Their only wish was to stay alive with their families. They accompanied the enemy till they reach the king’s palace. At midnight a great bloodbath occured. Betrayers, Aenas and Antenor and some 1200 people survived. After that Aeneas and his people went to Italy with 20 ships and foundation of Rome story begun.

Notes: Today at excavations in Altai despite years of grave thefts, still a large amount of gold items are retrieved. If we look at the golden items that the German man who excavated Troia at 1873 and brought that treasures to Germany, we see that in these lands treasures remained until the beginning of the 20th century. Such a richness increased Achaeans dreams of golden fleece. The war’s main reason was Achaeans payment of tribute to Trojans everytime they passed the channels. Wooden horse story is in the Odysseia, betrayer Aeneas epic and Euripides’s Trojan Woman. Considering it was cencored in 5th century BC and 3rd century BC Odysseia epic with wooden horse story added, made-up official at that times should be thought. Homeros epic at 10th century(medieval) according to current political and religious philosophy had been recompiled. The first edition was made in 15th century in Italy.

Halaskar Gazi

ATATÜRK’ÜN CUMHURBAŞKANI OLARAK İSTANBUL’A İLK GELİŞİ

Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919da IX.Ordu Müfettişi olarak ayrıldığı İstanbul’a tekrar ancak 1 Temmuz 1927 de Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanı olarak geldi.Gazi Mustafa Kemal Paşa, zaferden sonra ilk ziyaretini Bursa’ya ardından hemen 1923 yılının başında batı Anadolu’ya yaptı. Gazi, ayni yılın yaz aylarında da İzmir’e bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu tarihlerde kendisine bir İstanbul ziyareti için davet yapılmış olmasına rağmen ziyaret gerçekleşmemiştir. 6 Ekim 1923 de işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edecek olması nedeniyle bu tarihte bir ziyaret için teklif yapıldıysa da Paşa, daha sonraki bir zaman için İstanbul’a geleceğini söyleyerek daveti geri çevirmiştir. Gazi , 1924 de Büyük Taarruz’un yıldönümü kutlamaları kapsamında Trabzon’a giderken de İstanbul’a uğramamıştır. Özellikle İstanbul basını Gazi’nin Trabzon ziyareti ile yakından ilgilenmiş ve 1925de konu tekrar gündeme getirilmiştir.Ancak bizzat İstanbul Belediye Başkanı Emin Bey’in Ankara’ya giderek Gazi’ye  yapmış olduğu davet de durumu değiştirmemiştir. Emin Bey, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in Bursa’da bulunduğu Mayıs 1926’da yaptığı ikinci teklife de net bir yanıt alamaz. Durum Gazi’nin 3 Ekim 1926da İstanbul’daki anıt heykelinin açılış  töreninde de değişmemiştir. Gazi, ancak bu tarihten 1 yıl sonra Temmuz 1927de İstanbul’u ziyaret etmeye karar verecektir.

Zamanın İngiltere Büyükelçisi G. Clerk, Dışişleri Bakanı Sir Austen Chamberlain’e gönderdiği raporunda, basının gezi karşısındaki tavrını çılgınca ve abartılı bir telaş içinde olmak şeklinde değerlendirir. Hatta bu ilginin doğal ve kendiliğinden olmadığını da düşünür. (PRO.FO.12320/2935(1927)s.104-105) Gazi’nin Çankaya’daki monoton hayatından kurtulmak isteğinin de gezinin nedenlerinden biri olabileceğine değinen G. Clerk, bu gerekçelere rağmen ziyaretin politik bir amaç taşıdığında ısrarlıdır. Ona göre, Cumhurbaşkanı muhaliflerin tamamen baskı altına alındığı, bu çerçevede İstanbul’un bir risk taşımadığını ve  Ankara rejiminin gayet sağlam bir şekilde yerleştiğini düşündüğünden İstanbul’a gelmiştir. Gazi’nin sekiz yıllık bir aradan sonra “devirmiş olduğu saltanat ve Hilafetin”  merkezine gelmiş olmasını rejimin yerleşmiş olduğunu gösteren en önemli aşama olarak değerlendirir.

Büyükelçi, Cumhuriyet yönetimi ve yabancı sermayeye bakışını ayrıntılı bir şekilde ele almak isteyen ve birkaç noktaya dikkat çeken G.Clerk, İstanbul ziyaretini Türkiye Cumhuriyeti rejiminin yerleştiğinin ve sağlam temeller üzerinde ilerleyeceğinin önemli göstergelerinden biri olarak görür. Ancak Büyükelçi’nin Ankara’nın ekonomik bağımsızlık özellikle yabancı sermaye karşısındaki kararlılığından pek de memnun olmadığını görürüz. Bu durum Türkiye için hazırladığı 1927 yılı Türkiye raporuna yansır. Aslında bu tepki, Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını hedefleyen zihniyetin ve bu doğrultudaki girişimlerin önemini ortaya koyduğu gibi başarısını da kanıtlar, zira G.Clerk tam da bu noktada, Gazi’nin İstanbul ziyaretini önemser. Zira İstanbul hem siyasal  hem de ekonomik bakımdan imparatorluğun simgesi olarak algılanırken, Ankara’daki yeni zihniyet’in  timsali Gazi’nin her iki alanda da kesin bir başarı elde edildikten  sonra İstanbul’a gelmesinin bu nedenle rejimin oturmasının kanıtı olarak değerlendirir. Zira Ankara merkezli yeni kadro ve zihniyet “ gücünü ispatlamıştır” der. G. Clerk raporunda Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki yeni kadronun kararlılığı ve başarısına dikkati çeker ve 1927 yılını genç Cumhuriyet için her açıdan verimli ve başarılı bir yıl olarak değerlendirir. Gazi’nin İstanbul ziyareti de bu durumun en önemli göstergelerinden biridir. Zira ziyaret sıradan bir gezi değildir,  Anadolu’nun galibiyetinin simgesidir.

Atatürk

THE FIRST TIME ATATÜRK’S COMİNG TO ISTANBUL  AFTER HE BECAME PRESİDENT

Mustafa Kemal Pasha left İstanbul on May 16, 1919 as the IXth Army İnspector and returned on July 1,1927 as the president of Republic of Turkey. Ghazi Mustafa Kemal Pasha first visited Bursa after  the victory; after that he visited West Anatolia, same year he also visited İzmir in summer.In those months although  he was invited; the visiting of İstanbul didn’t come true. On October 6, 1923 Occupation Forces were leaving İstanbul; that day an invitation to Atatürk was made for İstanbul visiting. Pasha rejected  the invitation and said that he would come later. The Ghazi Mustafa Kemal Pasha didn’t go  İstanbul in 1924 when he was going to Trabzon for the aniversary of Great Attack. Especially İstanbul press was so interested with Trabzon visit and Atatürk was invited  to İstanbul in 1925 too. Istanbul mayor went to Ankara and invited Atatürk to İstanbul. He invited Atatürk for a second time when Mustafa Kemal Pasha was in Bursa in May, 1926 and couldn’t get a favorable reply. The case was not changed on October 3, 1926 at the monument statue of Atatürk opening ceremony. He decided to visit İstanbul after one year later, on July1,1927.

G. Clerk was English Ambassador of those times. He sent a report to Foreign Affairs Minister Sir Austen Chamberlain; there he mentioned that the press was acting frenzied and exaggregated in a mad rush.The relevance  was not ingenious.(PRO.FO.12320/2935(1927)s.104-105) He touched on Pasha’s dull life in Çankaya caused the visit, but his real thought was, it was made with political purpose. He thought that Atatürk’s opinion was; opponents were under control, İstanbul visit had no risk, Ankara regime was firmly settled. After eight years his coming to “the sultanate and caliphate center”  that was overthrown showed that the regime was firmly settled. Ambassador evaluated republic management and outlook on foreign capital  and insisted  that İstanbul visit indicated regime was firmly settled, progress was going on solid foundations. However, ambassador was discontent with Ankara’s economic independence and inflexibility towards  foreign capital. This situation was reflected in the 1927 years Turkey report that he prepared. In fact this opinion was the proof of the victory of economic indepence of Turkey which was initiated under the leadership of Ghazi Mustafa Kemal Pasha. Mr. G.Clerk  for this point cared Pasha’s Istanbul visit. Istanbul perceived as the capital of political and economical center of the empire; the epitome of the new mentality, Ghazi Mustafa Kemal Pasha of Ankara came to İstanbul after solid success in both areas, was the evidence of the regimes  firmly settled in the country.  Mr. G.Clerk mentioned Ankara centered staff and mindset had proven its strength. In his report he mentioned, new staff under the command of Ghazi Mustafa Kemal Pasha was determined and successful.The year 1927 was evaluated efficient and successful for the young Republic. Ghazi Mustafa Kemal Pasha’s Istanbul visit was one of the most important indicators of this matter. The visit was not an ordinary trip, it was the symbol of the victory of Anatolia.