Sultan-ÜL Ulema

Fasl-ı Hâmis de beyan olunur ki;
Selçuklu Sultanı Alâddin, Hazret-i Mevlâna’nın babası Sultan-ül Ulemâ’dan Ahî Natur Camiinde cemaate nasihat buyurmasını rica eder. Sultan-ül Ulemâ bunu kabul buyurdu ki Cami’de kürsü peydâ eyleyeler. “Temam hazır olup etraftan bî nihaye halk cem’olup, azîm kesret vakî’olub. Mahruse-i Konya’da Hazret-i Mevlâna Âsitânesi’nin kurbünde ol tarihte şehir musallâsı ol mahalde imiş.”

Kürsü kurulan yerden musallâ’nın etrafında olan kabirler görünür imiş. Sultan hutbesinde imân etmenin ve iman edenlerin birlik ve beraberlik içinde olmalarının öneminden bahseder. Daha Sonra sözü Kıyamet Günü’ne getirerek, bu günün mâna ve dehşetinden bahseder. Çizdiği manzara Cemaatin zihninde müthiş yankılar uyandırdı. Hafızlarla birlikte “el-Kaari’a” suresini okuyup hep birlikte dua ettiler. Dua’nın ardından iki mezar açılıp ölüler çıkar ve Sultan-ül Ulemâ’ya şahitlik ederler. Gözyaşları sel olup akar. Cemaat arasında iman etmemiş kişilerde vardır. Bunlar dahi iknâ olup imana gelirler. Daha sonra tüm mezarlardan ikişer el çıkarak bütün ölüler yapılan duaya “Âmin” derler.

“Sultan-ül Ulemâ tefsirinde Kıyametin ahvâlini ve ehvâlini ve a’male, olıcak ivazları ve haşrü neşrin sıhhatine ve hakikatine müteallik maanî ba’s edüb müessir beyanat bulundu. Zîrâ kuvveti velâyeti ile malûm olmuş idi ki mecliste haşr-i münkîr bâzı kimesne hazır idi. Anların inkârını izâle için tahkik mahallinde ihtimam eyledi. Meclisin germiyetinden, gözyaşları ırmak gibi revân oldu. Hatta iki kabir şakkolub, medfûn olan âdemler haşrolub hayat buldular Kefenleri boyunlarında sarılmış idi. Nutka gelib dediler ki;
-Eşhedü en lâilâhe illâllah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlüh. Eylediğin tahkîka biz şâhidiz. İşte haşrolub şehâdet eyledik.- deyüb yine mezarlarına dahil oldular Mezar dahî kavuştu. Meclis ahar olub duâya şuru’ zamanında cümle mezardan ikişer el çıkub, âşikâre âmin dediler.”

Bu olayın geçtiği yer hâlâ “Şahitler Mezarı” diye anılmaktadır.

SULTAN-ÜL ULEMA(Islamic ecclesiastic)

It was declared in Fasl-ı Hamis, Seljuk Sultan Alaiddin asked Sultan-ül Ulema, who is Mevlana’s father, to give a sermon to the congregation in the Ahi Natur mosque. He accepted the Sultan Alaiddin’s request. Sultan-ül Ulema said: “let them set up a pulpit in the mosque, let them to gather the congregation.” The coffins place was in front of the mosque, and the graveyard could be seen from the place where the pulpit placed.
Sultan-ül Ulema mentioned about having faith in God, the importance of congregation’s unity in the faith of God, the meaning and the terribleness of the doomsday. The descriptions in the preach created great repercussions in the minds of the people. After that he read by his memory the Kaaria surah from Quran with the hafizes(religious officers who memorised Quran surah by surah) and prayed all together. After the prayer, two graves opened and the two dead man with white grave clothes stood up. The two deads witnessed what Sultan-ül Ulema said and returned to their graves. People couldn’t hold their tears. After that, two hands from each grave rised and made a sign which means “amen” for the prayer. This place where this event occured is still known as the “witness grave.”

Hans Ulrich Krafft’ın Türkiye Serüvenleri

1571 yılında bir Alman ticaret firmasının temsilcisi olarak çeşitli mallar satın almak üzere zamanın en zengin ticaret şehri olan Trablusşam’a gelen Krafft, limanda bulunan 3 adet gemisini kıymetli mallarla doldurarak Almanya’ya sevk etmesinin hemen sonrasında şirketinin merkezinden iflas ettikleri haberini alır. Bu durumda çoğunu kredili olarak aldığı malların sahipleri olan ve çoğu yahudi olan tüccarlar tarafından şehrin Türk kadısına şikâyet edilerek 40 bin altın borcunu ödeyemediği için mahkûm edilerek Trablusşam Kalesindeki hapishaneye konulur. Protestan olması nedeniyle, şehirdeki çoğu Katolik olan yabancı Konsolosluklardan ve kuruluşlardan yardım göremediği gibi onlar tarafından aşağılanır. Hapishanede zemberekli saat tamiri ve düğme imalatı gibi işlerle günlük nafakasını çıkarmaya çalışan Krafft, bir ara kale komutanı olan yeniçerinin ev saatini başarıyla tamir ettiği için yeniçerinin hanımı tarafından sakalı okşanarak taltif edilir. Bir yılda çat pat Türkçe öğrenir. Hapishaneye girerken yanında getirdiği bir takvim onun hayatını değiştirecek bir dizi komik olaylara sebep olur. Takvimde 2 şubat günü tam ay tutulması olacağı resimli olarak anlatılmıştır. Kale Komutanı ve cami hocasının olduğu bir karşılaşmada Krafft bundan bahseder, ancak Allah’ın işine karıştığı gerekçesiyle hoca efendinin elinden zor kurtulur. Ancak gerçekten 2 şubat günü ay tutulup tüm ahali kötü ruhları kovmak için tencere tava davul ile büyük bir patırtı koparınca Krafft’ın büyük bir alim olduğuna hükmedilerek, yeniden yargılanması sağlanır. Bu kez alacaklı Yahudi tüccarları Kadının dâhiyane bir çözüm önerisi karşında Krafft’ın bulabildiği bin altına razı olarak, alacaklarının bakiyesinden vazgeçerler ve üç yıllık mahkûmiyeti böylece sona eren Krafft ülkesine dönerek bu ilginç serüvenini kaleme alır. (Hans Ulriht Krafft’ın Türkiye Serüvenleri, İletişim Yayınları.)

Hans Ullricht Krafft’s Turkey Adventures

Hans Ullricht Krafft was the representive of a German trading company in 1571.He came to Tripoli(Lebanon) city with three ships. Tripoli was a rich trading city. He filled his ships with valuable goods. After departure of ships returning to Germany, he heard that German trading company was bankrupted. He was complained to the Turkish qadi by the Jewish merchants for goods that he bought on credit and couldn’t pay. He prisoned in the city’s castle for he could’nt pay his 40,000 gold coins debt. Because of he was Evangelical, foundations, foreign ambassadors that were most of them Catholic, didn’t help him, and also they humiliated him. He worked at watch repair and button manufacturing and earned his daily money in the prison. Krafft repaired the Janissary Commander of the castle’s house’s watch and the wife of the commander stroked his beard as an honoring gesture. He learned Turkish in one year. He brought a calender with him to the prison. His life changed with the series of events by the information on calender. In the calender it was depicted with a picture on February 2 a lunar eclipse will ocur. When Krafft met the castle’s commander and the religious leader he mentioned the lunar eclipse. Muslim religious leader was very angrywith him, because of intervention of Krafft to God’s involvement. But on February 2, when lunar eclipse occured and people made a great noise with pans, cooking pots, drums; to get rid of this condition as a tradition, everybody thought Krafft was a great scholar. After that his case was reconsidered in the court. Qadi offered a solution; Krafft should pay the money he had earned in the prison, 1000 gold coins to the Jewish merchants. Merchants waive the rest of the money and Krafft’s three years of prison life ended. He returned to his country and wrote this strange adventure. (Hans Ullrich Krafft’s Turkey adventures, İletişim broadcast)

Naum Tiyatrosu

Naum Tiyatrosu Beyoğlu İstiklâl Caddesinde, girişindeki belli belirsiz bir plâkette yazdığı gibi Çiçek Pasajı’nın olduğu yerde bulunuyordu. 1840-1870 arasında 30 yıl hizmet verdi. 5 Haziran 1870 deki büyük yangında tamamen yok oldu. Yangından sonra Hristaki Zoğrafoz tarafından satın alınan arsa üzerine “Cité de Pera” adıyla bir alışveriş merkezi yapılmıştır. Yani Müslüman halkın deyimiyle “Çiçek Pasajı”.

Tiyatro ilk kurulduğu yıllar, repertuarın İtalyan ve Fransız bestecilerinin eserlerinden oluştuğu için, İstanbul’un elit gayr-ı müslim tabakasına ve yabancılara hitap ediyordu. Sultan Abdülmecid’in Tiyatroya olan ilgisi ve cömertçe yaptığı bağışlar ile asker-sivil Osmanlı bürokrat ve aydınlar tarafından da rağbet edilen bir haline gelmiştir. Tiyatroda meydana gelen kimi olaylar Londra, Paris, Viyana ve hatta New-York medyasında geniş yer bulmuştur.

Osmanlı’da Saltanat Makamı’nın batı müziğine olan ilgisi, Sultan II.Mahmud’un Giuseppe Donizetti’yi Saltanat Bandosuna baş usta olarak atamasıyla başlar. Vefat ettiği 1856 yılına kadar İstanbul’dan hiç ayrılmayan Donizetti Paşa’nın, batı müziğini Osmanlı elitlerinin ilgisine sunması, normal vatandaşlarca pek rağbet gördüğü söylenemez. Refik Ahmet Sevengil; 1748 de Osmanlı’nın Viyana Sefiri olan Mustafa Hattî Efendi’nin, İmparator I.Franz tarafından operaya davetinden sonra hissettiklerini hatıratında şöyle anlattığını yazar. “İskendernâme ve aşka dair hikâyelerle insanın sabr-u sükûnunu yıkub kavuran oyunlardı.” O dönemin en önemli müzik olayı ise Sultanın Sarayda yanlızca kadınlardan kurulu “Fanfarlar Orkestrası” nın kurulmasıdır ki o devirde böyle bir kuruluşun dünyada bir eşine daha rastlanmamıştır. Hekimbaşı İsmail Paşa’nın kızı Leyla Hanım (Leyla Saz)’ın haremdeki hanımlardan oluşturduğu bu hanımlar Bandosu yalnız Padişah Sarayı için değil zamanla Konaklar için de müzisyen yetiştirmiştir. II. Mahmut’un kızı Adile Sultan şefliğindeki Saray Orkestrasında viyolonsel, klarnet, obua, musikâr, zither, kopsa gibi sazların bulunduğu bilinmektedir.

Michel Naum, Osmanlı Vatandaşı, Halep’li bir katolikti. Cadde-i Kebir (Pera)’de Mekteb-i Tıbbiye-yi Adliye (daha Sonra Galatasaray Lisesi) nin tam karşısındaki ahşap konağı 1831 deki yangında kül olmuş, arsası ise at ve ip cambazlığı yapan yabancı gruplara kiraya veriliyordu. Bu bölgede o zamanlar, derme çatma ahşap yapılı birkaç tane daha cambazhane ve sirk alanı vardı. II.Mahmud döneminde Saraylı hanımlar öküz arabasıyla Cambazhanenin parterine kadar girmişler ve arabadan hiç inmeden gösteriyi seyredip dönmüşlerdi. Aynı günlerde Arnavutköy’de, Paşa Konaklarında, Hanedan mensuplarının Saraylarında (Abdülmecid’in Kız kardeşi Atiye Sultan gibi) illizyon gösterileri yapan İtalyan Sihirbaz Giovanni Bosco, bu gibi gösteri sanatlarının ekonomik potansiyelini görmüş olacak ki, 1840 ta, Naum’ların yanmış konaklarının arsasına ahşap platformlu bir tiyatro inşa eder. Basco Tiyatrosu perdelerini Vincenzo Bellini’nin “Norma” trajedisi ile açar. Dört yıl boyunca Bosco’ nun iyi iş yaptığını gören Naum Kardeşler1844 de buraya daha derli toplu bir tiyatro yaparak işletmeye karar verirler. Sonrasını Ceride-i Havadisten okuyalım: “Tütüncüoğlu Naum, külliyetli masrafla tiyatrosunu bir âlâ ta’mîr-ü termîm eyleyüb Avrupa’dan pek râbutalı baştan başoyuncular getürülerek geçen pazartesi gecesi oyuna başlamışlardır.”

Naum Tiyatrosu 22 Aralık akşamı Donizetti’nin “Lucrezia Borgia”sı ile açılır. Daha sonra 1847 de, kariyerinin en parlak döneminde Giuseppe Verdi’nin “Ernani”si, New-York’tan bir yıl önce Naum’da sahnelenir. Ancak Aynı yıl İngiliz Büyükelçiliği yakınlarında çıkan bir yangında, Elçilik Binası ile beraber Tiyatroda yanmıştır. Yangından sonra Sultan Mecid, mağdur olan sanatçılara 10 bin kuruş, Tiyatronun yeniden yapılabilmesi için de Naum’lara 50 bin kuruş bağışta bulunmuştur. Yeni bina Avrupa’daki emsallerini aratmayacak kesme taştan ve son derece lüks olarak inşa ve dekore edilmiş. Öyle ki iç duvarlar altın varak kaplama süslerle koltuklar ince ipek kumaştan tezyin edilmiş, Sultan için, özel bir kapıdan girilebilen Hünkâr Locası yapılmıştır. 860 bin kuruşa mal olan yeni bina sahnesini 4 Kasım 1848 de Verdi’nin “Macbeth” operasıyla açmıştır. Aynı yıl Aralık ayında Sultan Mecid, Cuma namazından sonra habersiz olarak yeni Tiyatroyu görmeye gitmiş, bina ve dekorasyonu ve özellikle dekorları indirip kaldıran mekanizmayı çok beğenmiş, ertesi yıl şubat ayında mahiyeti ile birlikte Hünkâr Locasından temsil seyretmeye gelmiştir. Dinlediği 2 perdelik opera eserini çok beğenir ve ayrılırken sanatçılara 50 bin kuruş ihsanda bulunur.

1849-50 yıllarında İstanbul, Avrupa’daki Monarşi karşıtı ayaklanmalar nedeniyle ülkelerinden kaçan bürokratlar, sanatçılar ve aydınlarla dolmuştur. Bu Avrupalı kalabalığı Naum Tiyatrosunun aynı zamanda Balo Salonu olmasına yol açmıştır. 1849 tarihli gazeteler Naum’da sabahın dördüne kadar süren balolar ve yaşanan olayları anlatmışlardır. Sultan Mecid 26 Mart 1851 de istikbâlin üç padişahı; V. Murat, II. Abdülhamit ve V. Mehmet ile yine habersiz olarak, halkla beraber gösteriyi izlemiştir.
Sultan Mecid 25 Haziran 1861’de 38 yaşında aniden vefat eder. Güreş ve cirite meraklı, alaturka Abdülaziz Sultan olur. İtalya Birleşik Krallığı’nın 1. Kuruluş yıldönümü için Naum’da Büyük bir yemekli gösteri düzenlenir. Opera temsilinin hemen arkasından masalar kurularak yemeğe geçilir. Sultan Aziz ve Kral Emaunelle şerefine kadehler kaldırılır. Bu kutlamanın coşkusu Fransız L’İllustrasion dergisine kapak olur.

Alaturka Sultan olarak bilinen Abdülaziz 1868 de, tüm Cadde-i Kebir’in pırıl pırıl aydınlatıldığı, caddeye serilmiş halılar üzerinden geçerek Naum’a gelir, akşam 11 e kadar burada kalır ve temsilleri çok beğendiğini söyleyerek, sanatçılara l.000 lira ihsanda bulunur. 1870 balolar dönemi olur. Genelde Müslüman Devlet Erkânının himayesinde yapılan bu baloların en ilgici, Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın himayesinde, yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı “maskeli kıyafet balosu” dur.

5 Haziran 1870 Pazar günü Valideçeşme’de bir Macar göçmenin evinde başlayan yangın, biranda tüm Tarlabaşı’nı sarmış, akşamüstü Taksim’e ulaşmış, buradan İstiklâl caddesinde sağlı sollu bir alev tüneli haline gelmişti. Alevlerden fırlayan bazı yanmış tahta parçaları daha sonra Bakırköy’de bulunmuştur.

5 Haziran tarihi aynı zamanda günü gününe Tiyatro’nun kurucusu Michel Naum’un ölüm yıldönümüdür.

Naum Theater

Naum theater was at Beyoğlu district, İstiklal Street entrance, as written on a vaque plaque, where Çiçek pasajı (Flower passage) takes place. Theater served 30 years between 1840- 1870. İt was completely destroyed in the great fire on June 5,1870. After the fire Hristaki Zogforoz bought the land and a shopping center named “cite de Pera” was built on the land. Muslim people named the shopping center as Çiçek pasajı.
Since the theater formed its repertoire from the works of İtalian and French composers, in the first years of its establishment, it was attracted the attention of non muslims and foreigners in İstanbul. Sultan Abdülmecit’s interest in theater and his generous donations, made military and civilian Ottoman bureaucrats and intellectuals interested in theater. Some events that took place in the theater found wide coverage in the London, Paris and even Newyork press.
The Ottoman Sultanate’s interest in western music has begun with Sultan II. Mahmut’s appointing Giuseppe Donizetti to the sultanate band as master. Donizetti stayed in İstanbul and worked for the sultanate band up to his death. He died in 1856. Not the people of İstanbul but elites favored his music. Refik Ahmet Sevengil had written that in his memoir, Mustafa Hatti Efendi who was the Ottoman ambassador of Vienna told how he felt after being invited to the opera by Emperor I. Franz: “İskendername and the stories about love challenged my patience and calm”.
The most important musical event of that period was the establishment of a women’s orchestra “Fanfarlar orchestra” in the Palace Harem. At that time women’s orchestra was the only one in the world. Hekimbaşı Ismail pasha’s daughter Leyla hanım’s (Lady Leyla Saz) orchestra formed by the women in Harem trained musicians for both palace and the mansions. Sultan II. Mahmut’s daughter Adile sultan was the chief of the orchestra and such as violoncello, clarinet, obua, flute, musical instruments were in the orchestra.
Michel naum was Ottoman citizen catholic from Aleppo. His mansion was in Cadde-i Kebir (Pera) in front of Mekteb-i Tıbbiye-yi Adliye (after Galatasaray high school). The mansion was burnt in 1831. The land of burnt mansion was rented to foreign groups of acrobats and tightrope walkers. At that time in this region there were some wooden uncareful acrobat and circus places. One day in sultan II. Mahmut’s reign, women from Harem went there with a tally coach to watch the acrobats. In the same days İtalian magician Bosco was performing arts, at Arnavutköy at some Pasha mansions and at the Ruler’s Palace. Bosco saw the potential of performing arts and constructed a wooden theater to Naum’s land in 1840. Bosco started the theater with Vincenzo Bellini’s Norma tragedy. Naums who saw the Bosco was doing well for four years decided to run a more proper theater here. We can read the opening of the theater from the news-paper Ceride-i Havadis: “Tütüncüoğlu Naum, with a big expense maintained his theater and brought performers from Europe and last Monday the play started”. Naum theater started on 22 December 1844 night with Donizetti’s “Lucrezia Borgia” play. After that in 1847 in the prime of his career Guiseppe Verdi’s “Ernani” performed at Naum’s theater one year before Newyork. In the same year with a fire started near the British embassy has burnt British embassy and Naum theater. After the fire Sultan Mecit gave donation 10,000 cents to artists and 50,000 cents to Naums for the building. A new theater was built in a very luxurious way from stone like buildings in Europe. The interior walls were covered with gold leaf and the seats with fine silk cloth. A Sultan’s lodge was built that entered from a special gate. The buildings cost was 860,000 cents and opened with Verdi’s “Macbeth” opera on November 4, 1848. In the same year Sultan went to the theater without notice in December and liked the building’s decoration and the mechanism that lowers and raises the decorations. Next year at February Sultan went to the theater with his entourage to the Sultan’s Lodge, he liked the two-act opera that he watched very much and gave 50,000 cents donation to the artists. Due to the anti-monarchy riots in Europe, İstanbul was full of, bureaucrats, intellectuals, and artists who fled from their countries in 1849-50. This European crowd made Naum theater at the same time a ballroom. Newspapers of 1849 had written the balls ended at four o’clock in the morning and events that lived in the balls. Sultan Mecid watched the performance with people of İstanbul, on 26 March 1851 without notice with three Sultans of future from the royal family V. Murat, II. Abdülhamid, V. Mehmet. Sultan Mecid died at age of 38, on 25 June 1861. After Sultan Mecid, Sultan Abdülaziz became the ruler who was allaturca, keen on wrestling and javelin sports. For the first anniversary of the United Kingdom of İtaly a large dinner show was held at Naum. After Opera performance dinner began. Guests toasted to Sultan Aziz and King Emanuelle. The enthusiasm of this celebration was on the cover of the French L’İllustrasion magasine. Abdülaziz known as the allaturca Sultan, came to Naum theater in 1868 on the carpets laid, brightly illuminated Cadde-i Kebir and stayed here until 11 o’clock at night and said that he liked the performance very much, donated 1000 liras to the artists. 1870 was the year of balls. The most interesting of these balls, which are generally held under the auspices of the Muslim bureaucrats, is the masquerade attended by 3000 people under the auspices of the Egyptian Prince Mustafa Fazıl Pasha.
At June 1870, the fire which started in a house of a Hungarian immigrant in Valideçeşme, immediately reached Tarlabaşı and after in the evening Taksim. Fire spread to the right and left of İstiklal Street. Burnt wood pieces flying out of the flame were later found in Bakırköy. June 5 is also the death anniversary of theater founder Michel Naum.

Burçlar

Zübdetü-t Tevarih’de ilk yedi göğe ilave olarak Felek-i Sâmin, 9.gök olarak Felek-ül A’zam ve 10. olarak ta Felek-i Burç un var olduğu yazılıdır. Bu Felek-i Burç ta insanın kaderini tayin eden inceliklerin var olduğu söylenir. Eski Türk inanışında ilk erkek ve ilk kadının Yengeç ve Başak burçları ile yakın ilişkisine inanılır. Yengeç burcunda (yani haziranın başında) yazın gelmesiyle birlikte ısınan güneş ile toprak ve su pişmiş ve böylece Türklerin erkek atası olan Ay-Ata türemiştir. Bu burcu Ay ile çok yakın ilgisi vardır. Ağustos ayının ikinci yarısında Başak burcu başlar, bu mevsimde güneş sıcak olmakla birlikte giderek tesiri azalmaktadır. Bu burçta ki güneşle de Türklerin kadın Ataları türemiştir.

Kuranda burç diye geçen kavramın bu günkü burç kavramı ile örtüşmediği birçok tefsirci tarafından beyan edilir. İnsanın günden güne değişen ruh durumunu bildiren bir kaynağın var olduğu inancı, din dışı bir öykülenme olarak ilk kez Roma’da ortaya çıkmıştır. Sayılarıda kültürlere göre farklıdır. Yunan matematikcisi Eudoxus’a göre 44 burç vardır. Ptolemy ise 48 buç olduğunu ileri sürer. Hind Budizminde 28 burç vardır ve bunlara nakşatra denir. Nakşatralar, Brahman’ın dünyayı yaratması için var edilen 8 canlıdan biri olan Daksan’ın kızlarıdır. 11. yy da Yusuf Has Hacibin yazdığı Kutatgu Bilig de Allah’ın insanlar için bu felekler âlemini yarattığı ve ardından yaratılan tüm burçların gezegenleri oluşturduğu anlatılır.

Zodiac

In Zübdedetü-t Tevarih, (a history book written by Safi Mustafa Efendi about Sultan I. Ahmet period) it was written that felek(sky) has 10 stages. After seven stages the 8th stage is Felek-i Samin, 9th stage is Felek-ül Azam, and 10th stage is Felek-i Burç (sky of horoscope, sign). It is said that in this Felek-i Burç there are subtleties that determine the fate of man.
According to old Turkish belief, ancestor of human, first man and women had a close relationship with the Taurus and Virgo signs. At the Taurus sign (the beginning of the June) soil and water cooked with the coming of the summer sun’s heat and ancestor man of Turks Ay-Ata (moon ancestor) appeared. Taurus sign is very strongly related with moon.
Virgo sign starts in the second half of August. As the sun heats up in Virgo sign, its influence gradually decreases. Ancestor woman of Turks appeared with the sun of Virgo sign.
It is declared by the commentators of Quran that the concept of the sign in Quran and today’s people’s believed sign are not the same. The non-religious belief that there is a source that predicts the mood of a person that changes from day to day appeared for the first time in Rome. Signs quantity varies across cultures. There are 44 signs up to Greek matematician Eudoxus. Up to Ptolemy there are 48 signs. In Indian Buddhism there are 28 signs and these are called Nakşatra. Nakşatras are the daughters of Daksan, who is one of the 8 creatures created by Brahman to create the world. Yusuf Has Hacip had written in his book Kutadgu Bilig, God created the signs realm for human and the signs formed the planets.

Haçlılar

HAÇLILAR’IN KUTSAL İSTANBUL ZİYARETİ

Hıristiyanlık ve İslam’ın savaş meydanında karşı karşıya gelmesi halinde Bizans’ın Hıristiyanlar tarafında saf tutacağı varsayılıyordu. Ne var ki hiçbir haçlı istilasında Ortodoks Bizans, kesin olarak Hıristiyanlar tarafında yer almadı. Bu gün “Haçlı Seferi” olarak adlandırılan, Batılı koalisyon güçlerinin ilk istilâ harekâtında, Anadolu’nun, Türkmen’ler den alınıp Bizans’a iade edileceği sözü ancak Antakya’ya kadar tutulabildi. Antakya kale surları içindeki Firuz adlı bir Hıristiyan papazının kale kapısını gizlice haçlılara açması sonucu bir gecede on bin sivilin kılıçtan geçirilmesiyle bölge Haçlıların eline geçti. (batılıların önayak olduğu bu sivil katliamlarında bilinen rekor 1980’lerde Ruanda’da 10 günde 1 milyon sivilin kılıçlar ve baltalarla katledilmesidir). Anadolu ve Ortadoğu’nun batılılarca talan edilmesi işi, o dönem Avrupası’nın, özellikle çapulcu ayak takımı için (Yunanlı tarihçi Yerasimos’un deyişiyle, münzevi Pierre komutasındaki çingene ordusunun) bir geçim kaynağı ve yatırımcı prensler- beyler için de talan getirisinin bolluğu nedeniyle kârlı bir sektör haline geldi. Bu saldırı hareketini, o gün bu gün telaşla kutsal amaçlara bağlamaya çalışmak batılıların hemen hepsinin milli duyarlılığı haline gelmiştir. Bu Avrupai talanın birincisindeki kutsal başıbozuklar ordusu, 1,5 yıl Anadolu’da Bizans topraklarını yağmalayarak geçindiler.(1096-1097) Ganimetin tadını alan medeni ülke(!) temsilcileri 1144’de daha büyük bir kutsal operasyonla tekrar Bizans’a saldırdılar. Bu koalisyon güçleri Anadolu içlerinde eriyip gitti. 3. Haçlı seferinin sahte nedeni Selahattin Eyyubi’nin aldığı Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmaktı. Ancak Selçukluların batıdaki tek müttefiki olan (bu yüzden kendisine batılılarca Barbarossa lakabı takılan) I. Frederik, 1189’da Bizanslılarla savaşarak öncelikle Edirne ve Filibe’yi Bizans’tan kurtardı(!). Bu kutsal ordusunun lideri olan Barbarossa yağmalarla tekrar Antakya önlerine kadar geldi, ancak kutsal komutanları Zap suyunu geçerken boğularak öldü ve adamları da dağılıp gitti. (Batılı güçlerin Çanakkale savaşları için toparladıkları büyük savaş filosunun Amiral Gemisine işte bu Barbarossa’nın adını verdiler.). Haçlıların asker kılığındaki adamları, yerli halkın yardımıyla gemilere bindirilip ülkelerine geri yollandılar.

Resim 1204 yılında Avrupalıların 4. istilasını tasvir etmektedir. Irak’ın 2003 yılında uğradığı saldırı sırasında batılıların komutanı olan George W. Bush’un Beyaz Saray’ın bahçesinde söylediği gibi, bu da kutsal bir haçlı seferiydi ve de her safhası batı medeniyetinin gerçek kutsal değerlerini oluşturuyordu. Şöyle ki: Zap suyunda boğularak ordusu dağılan Barbarossa lakaplı I. Frederik’in torunu Philipp bu kez haçlı ordusunu Venedik gemileri ile Mısır’a çıkarmayı önerdi. Böylece Kudüs yolu daha kısa olacaktı, ama haçlı seferlerinin ne kadar kârlı bir iş olduğunu iyi bilen Venedikliler, bu kutsal haçlı seferi için öyle bir para istediler ki Philipp’in bu parayı denkleştirmesi mümkün değildi. O zaman Venedik’in inançlı Hristiyan yöneticileri bu sefer ücretin para olarak değil de, hazır elinde bu kadar silahlı adamı olan Philipp’in, Macarların elinde bulunan zengin Zadar eyaletini alıp kendilerine vermesi karşılığında da bu kutsal seferi finanse edebileceklerini bildirdiler. Bu ayıplarından dolayı her ne kadar Roma’daki papa önce Venedik’i aforoz ettiyse de hemen akabinde Philipp’in, Papalık payını 800.000 altına çıkarmasıyla aforoz büyük bir coşku ile kaldırıldı (tabii ki İstanbul Bizanslılardan alınınca Ortodoks kilisesinin de gelirleriyle birlikte Papa’ya bağlanacağı sözü ile birlikte). Böylece Avrupalıların Hıristiyan ordusunun Anadolu’yu Müslüman hegemonyasından kurtarılması ile ilgili Kutsal (!) operasyonu, uzun pazarlıklar sonucu 1203 Haziran’ında İstanbul surları önünde başladı. İlk iş olarak, Bizans İmparatoru değiştirilerek yerine küskün bir prens olan IV. Aleksios tahta geçirildi. Artık Kutsal ordular kendilerine söz verildiği üzere yeni İmparatordan tahsilatlarını yapıp memleketlerine birer kahraman olarak dönebilirlerdi. Yeni İmparator müsadere yoluyla Papa’ya söz verdiği 800.000 altının 400.000’ini toparladı, ama bu kutsal davanın faturasının ikinci taksitinin ödenmesinde zorlanmaya başladı. Paranın tahsil edilen kısmı Venedikliler ile Kutsal ordu arasında eşit olarak paylaşıldı. Ancak haçlılar aldıkları payı olduğu gibi Venedik gemilerine, Venedik-İstanbul arası nakliye bedeli olarak ödeyince ellerinde hiçbir şey kalmadığını gördüler ve tabii ki, bakiye 400.000 altınlık borcun vadesinde ödenmesi için taze İmparatoru sıkıştırmaya başladılar. İmparator IV. Aleksios’un onları yatıştırmak ve memnun etmek için sarfettiği çabalar İstanbul halkının sabrını taşırmaktan başka bir işe yaramıyordu (Yerasimos’un tabiriyle). Sonunda halk isyan etti ve yeni imparatoru tahttan indirdi. Yerine geçen yeni kral bu borcu ödemeyi reddetti ve işte olanlar o zaman oldu. Avrupa Medeniyetinin bu Kutsal ordusu alacaklarını kendileri tahsil etmeye karar verdiler ve Müslümanları Anadolu’dan atma inancı ile yola çıkan ordu İstanbul’da bir çek-senet tahsilat çetesi olarak icra-yı faaliyete geçti. Şehir Nisan ayı başından 16 Nisan’a kadar sistematik olarak yağmalandı, yakıldı ve yıkıldı. Yetmezmiş gibi, 15 günlük planlı talandan sonra kutsal ordunun şövalyelerine ayrıca 3 günlük bireysel talan hakkı verildi. Sanat eserleri kaidelerinden sökülerek gemilere yüklenip Venedik’e taşındı. Çalıntı mallarla dolu kimi gemiler ağırlıklarına dayanamayıp yolda battı. Bunlardan en meşhurları yıllar sonra İtalya’da Barletta kıyılarına vuran ve bu yüzden Barletta Kolosu diye anılan 5.10 metrelik İmp. Markianos’un bronz heykeli -ki İmparatorluk döneminden kalabilen tek bronz heykeldir. Ayrıca 4. Bizans İmparatorunu kucaklaşırken gösteren Tetrarkhes Leraut adı verilen meşhur heykeller grubu da batı medeniyetinin haklı bir gururu olarak bu günkü San Marko meydanını süslemektedir. Bu grup heykelin İstanbul’daki yerinden sökülerek kaçırılması sırasında kopan arka bacaklardan biri 1965’de Myrraleion kilisesi bahçesinde yapılan kazılarda bulunmuştur. Gene Bizans’ın devasa boyutlardaki 4 atlı heykeli de bugün hala San Marko meydanında bulunmaktadır. Ayasofya’nın kubbesi üzerindeki büyük altın haç, Dikilitaş’ın dış yüzeyini kaplayan altın plâkalar yağmadan kurtulamadı. Şehrin efsanevi zenginlikleri asker kılığındaki çapulcular tarafından yağmalandı. İskenderiye kütüphanesinden daha büyük olduğu bilinen Bizans İmparatorluk Kütüphanesi ve binlerce elyazması kitap yollarda yakıldı. Kiliselerin talan edilmesi sırasında kaçırılan fildişi oymaların (diptikonlar) çoğu bugün Paris, Floransa, Madrid ve Berlin’de bulunmaktadır.

Kurtarıcı Haçlılar 400.000 altın alacakları karşılığında 3.600.000. altın ele geçirdilerse de bu parayı da Venediklilerle paylaşmak durumunda kaldılar.
Parasal tahsilatı tamamlayan Batılılar, talanın yan ürünü olarak, İstanbul’da bir Latin imparatorluğu kurup Ortodoks kilisesini de lağvettiler. Sonra Girit ve Eğriboz gibi adaları alarak, Bulgaristan’da, Mora’da ve Selanik’te kutsal vazifelerini yerine getirmeye durmaksızın devam ettiler.
Resmin sağ alt kısmında çadırı içerisinde görünen şahıs; taht kavgaları yüzünden ülkesinden kaçarak Doğu Roma’ ya sığınan Selçuklu Prensi IV. Gıyasettin Keyhüsrev’dir. Mahiyeti ile beraber yaşamış olduğu konaktan, Hıristiyanların birbirine yaptığı zulmü hayretler içerisinde seyretmiştir.

The Sack Of Constantinople

If Christianity versus Islam war occurs, Byzantium should be thought as the ally of Christianity. But in non of the crusader invasions, Orthodox Byzantium was definitively took sides with the Christians. Today it was named Crusade, the first invasion of the western coalition forces oath was; taking Anatolia from Turkmenians and giving it to Byzantium. Crusaders fulfilled the oath until Antakya was invaded. A Christian priest Firuz secretly opened the gate of Antakya castle. Crusaders entered the castle and slaughtered 10,000 civilians. After that Crusaders invaded the region. The biggest of the civilian slaughters led by the westerners was; in ten days 1,000,0000 civilians slaughtered by swords and axes in 1980 in Ruanda. Anatolia’s and middle east’s raid was a job at that time, for the plunderer rabble of Europe (up to historian Yerasimos, under the command of anchoretish Pierre; the gipsy army) was livelihood; for the investor princes; due to abundance of plundered richness, it was very profitable. It has been the national sensitivity of the westerners, to connect this raid happening for holly purpose since medieval. At the first crusade, plunderer army, for one and a half year plundered Byzantion lands in Anatolia in 1096-1097. Enjoying the plunders, the representatives of civilized countries attacked Byzantium with a bigger sacred army in 1144. These crusaders were assimilated in Anatolia. The third crusade’s fake reason was to resque jerusalem from Muslims commanded by Selahattin Eyyubi. Seljuks only ally in the West, I. Frederick (because of this westerners named Frederick, Barbarossa) fighting with Byzantines saved Edirne and Filibe(!)in 1189. The commander of sacred army, Barbarossa came in front of Antakya with plundering. But he drowned when crossing Zap stream and his soldiers were disbanded.(Western forces named, the flagship of the group assembled for Çanakkale wars; Barbarossa). Sacred army soldiers were sent back to their countries with the help of regional people by their ships. Barbarossa’s grandson Philipp, wanted to disembark Egypt with Venice ships after Barbarossa’s death because of Kudüs way would be shorter. But Venetians knew how profitable was the sacred expedition and wanted huge amount of money from Philipp. As Philipp couldn’t pay the money, Venetians religious rulers proposed a second bid. They wanted Philipp conquer the Hungarians Zadar province with his sacred army and give it to Venetians, after that Venetians should finance the crusade to Egypt. The Pope in Rome excommunicate Venetians for their immoral bid. But Philipp raised Vatican’s payment to 800,000 gold coin and promised if İstanbul is conquered Orthodox Eastern Church be connected to Vatican with all of its income. So the excommunicaton of the Venetians was cancelled with great enthusiasm by the Pope. So the sacred(!) operation, Europeans Christian Army’s saving Anatolia from Muslim domination, after long negotiations, in front of the walls of İstanbul has begun in 1203. The first job was changing Byzantium emperor; resentful prince IV. Aleksios became the new emperor. Now the holy army, as they were promised that they could collect gold from the new emperor and return their homelands as heroes. New emperor could collect only half of the gold, 400,000 gold coins from his people by confiscation. The money divided equally between Venetians and holy army. Philipp paid all they got to Venetians as the shipping of the army from Venice to İstanbul and impressed emperor for the second installment in time. But the emperor couldn’t collect gold from his people, and he was in difficulty to pay the second installment. Emperor IV. Aleksios’s efforts to placate and please the people; eroded the peoples patience (Yerasimos’s description) ,at the end people rebelled and deposed emperor IV. Aleksios. The new emperor rejected to pay the installment. Sacred army decided to take the installment themselves from İstanbul’s people. Istanbul was burned, destroyed, plundered from the beginning of April to 16 april. After 15 days of plunder, commander gave 3 days permission for personal plunder to the soldiers. The works of art were removed from their pedestals and transported to Venice by ships. Some of the ships loaded heavily with stoled goods sank on the way to Venice due to their weight. The most famous of those sank goods was Emperor Markinanos’s bronze statue. That statue found in İtaly’s Barletta shore. It was 5,10 meters high, and the only statue from the emperors period. Also the statue group that shows fourth Byzantium emperors embrace that justified pride of western civilisation Tetrarkhes Leraut, decorates San Marco square. During this statue group removal from pedestal broken leg of a statue was found in İstanbul at Myrraleion Church’s garden excavation. Also Byzantions huge sized four cavalier statue is at San Marco square today. The golden cross on top of the Hagia Sophia dome, golden plaques on obelisks surface were plundered too. Byzantium Empire Library known that bigger than library of Alexandria and the manuscripts in it were burned by the crusaders. Ivory carvings plundered from churces of Istanbul are today in Paris, Madrid, Florence, Berlin. Crusaders captured 3,600,000 gold coins instead of the installment 400,000 gold coins. They also shared the money with Venetians. Westerners with completing the money collection, established a Latin Empire in İstanbul and abolished the Orthodox church. After that they invaded Girit and Eğriboz islands and went on Bulgaria, Morea, and Thessaloniki.

At the right bottom of the Picture Seljuk prince IV. Gıyaseddin Keyhusrev, in the tent, takes place. He escaped from his country to East Rome Empire because of reign struggles in his country. Sultan and his entourage had watched the persecution of Christians to each other with astonishment.

80. Yıl

80.YIL

Kültürel ve Sosyal açıdan Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren geçen 80 yılının bazı önemli olaylarının resmidir. Ele alınan konuların kısa hikâyeleri aşağıda sunulmuştur.

Türk kadını, Atatürk sayesinde birçok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkı kazanmış, 22 Nisan 1935’te İstanbul’da, aralarında nükleer fizikçi Madam Curie’nin de bulunduğu ünlü kadınların katıldığı ‘Uluslararası Kadın Kongresi’ adıyla bir kongre düzenlenmiş ve kongreyi himayesine almıştır.  

80 yılın önemli olaylarından biri de Kıbrıs olaylarıdır.  Kıbrıs’ta 1963 yılından itibaren Rumların silahlı saldırıları sonucu Kıbrıs Türkleri ülke yönetiminden baskı ile uzaklaştırılmıştır. Rumların, adayı Yunanistan’a bağlama hedefine ulaşmak yani Enosis’i gerçekleştirmek üzere yürüttükleri saldırılar ve ambargolar 1963-1974 yılları arasında artarak devam etmiş, Kıbrıs Türk halkı adanın %3’lük bir alana sıkıştırılmıştır. Nihayet 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’da cuntanın desteğiyle darbe yapan Nicos Sampson, adayı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan süreci başlatmıştır.  Darbeciler adada ki Türk köylerini basarak Türkleri katletmeye başlamıştır. 20 Temmuz ve 14 Ağustosta da yapılan iki Barış Harekâtı ile kuzey bölgelerini Rum işgalinden kurtarılmıştır.  Bu, Kore Savaşından sonra Türk Ordusunun ilk sınır ötesi harekâtıdır, Nato ve BM karşı çıkmasına rağmen yapılmıştır.

1991 yılında ise Bosna-Hersek’te yaşayan Sırpların burada otonom bir bölge ilan etmeleri ve Sırbistan’la birleşmeye çalışmaları bu bölgede çatışmalara yol açtı. 1992-1995 döneminde cereyan eden savaş bir anda Müslüman soy kırımına dönüştü ve on binlerce sivil Boşnak katledildi. Avrupalıların sessiz kalarak ve hatta Hollanda ordusunun açıktan desteklediği bu saldırılar, Türk Ordusunun bölgede ki faaliyetleriyle daha büyümeden önlenmiştir. Türkiye, Kore ve Kıbrıs Savaşı’ndan sonra, küresel bir güç olarak, dış ülkelerde görünmeye başlamıştır.

Sportif alanda uzun süre ismi hiç anılmayan Türkiye, 2001 de Pekin’de düzenlenen, Dünya Üniversite Yaz Oyunları’nda Süreyya Ayhan’ın 1500 metrede rekor kırarak şampiyon olması Münih’te 2002 Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda 1500 metre finalinde, altın madalyayı elde etmesi,  Etopya doğumlu Elvan Can (Abeylegesse) 2001’de üç ayrı dalda Avrupa gençler şampiyonu olması, 2004 yılında Norveç’in Bergen kentinde dünya rekoru kırarak birinci olması 2008 Pekin Olimpiyatlarında 10.000 metrede gümüş madalya alarak atletizm dalında olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan ilk Türk sporcusu olarak tarihine geçmesi, 80 yıl içinde nereden nereye geldiğimizin muhteşem göstergesidir.

Ülke bu gurur verici olayları yaşarken batılı düşmanlarımız boş durmamış, sinsi ve haince politikalarına hız vermişlerdir.   Anadolu’daki Amerikan misyonerler 1862 den 1891’e kadar 9 kolej kurdular. Bunlar İstanbul’da Robert Koleji, Beyrut’ta Beyrut Üniversitesi, İstanbul’da Amerikan Kız Koleji, Antep’te Türkiye Koleji, Harput’ta Fırat Koleji, Maraş’ta Türkiye Kız Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji, Tarsus’ta St. Paul Enstitüsü ve İzmir’de Uluslararası Kolej.Bunlar arasından seçilen birçok genç,  misyonerler tarafından Amerika’ya gönderildi. ABD Ermenileri 1960 Kıbrıs buhranına kadar uluslararası alanda sessiz kaldılar. Fakat bu dönemde Türk Düşmanlığını Amerikan halkına telkin etmeye devam ettiler. 1984 yılına kadar uluslararası alanda Türk diplomatlarına karşı çeşitli suikastlar düzenleyerek dünya kamuoyunun dikkatlerini Ermeni Sorunu üzerine çekmeye çalıştılar. Suikastçıların çoğu Amerika’da bulunan okul görünümlü kamplarda yetiştirilmişti. Bugün ABD’de yaklaşık 1228 Ermeni lobi kuruluşu faaliyet göstermektedir.

Cumhuriyetten sonra merkezi otoriteye karşı girişilen batı destekli isyanlarda, geniş ölçüde dini sloganlar kullanılmıştır. Fakat bu dini sloganların arkasında emperyalizmin siyasal ve ekonomik çıkarlarını görmek gayet kolaydır. Bu bakımdan 1925’te Şeyh Said’e, Genç’te silahların patlamasından 3-5 gün sonra İngiliz silah fabrikalarının kataloglarının gelmesi çok anlamlı ve üzerinde düşünülmesi gereken bir olaydır.   bir yandan Araplar Türklere karşı kışkırtılıp, Devletin Türk ve  Müslüman unsurları arasındaki birlik parçalanmak istenirken, öte yandan Doğu Anadolu’da Ermeniler ve Kürtleri sürekli tahrik edilmişlerdir.  Çünkü mütareke yıllarına kadar, başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar tarafından “Hıristiyan oldukları için kendilerini ellerinden tutmaya zorunlu hissettikleri Ermenileri katleden, vahşi bir topluluk” olarak görülen Kürtler bu tarihten sonra sahiplenilmiş gibi gösterilerek, “Şark Meselesi” ne yeni bir boyut getirilmiştir.1921 yılında İngiliz Büyükelçisi’nin Londra’ya gönderdiği raporda “Kürt Beylerine çuvalla para verdiğimiz halde, maalesef, halâ ayaklanmamışlardır.” denilmektedir. İngiltere’nin bu tarihlerde bölgede pervasızca takip ettiği politikaya bir misal olmak üzere Şeyh Mahmud olayını zikredebiliriz.

Daha Mondros Mütarekesi’nin yürürlüğe girdiği tarihten bir hafta sonra İngiliz birlikleri Uluslararası hukuku hiçe sayarak Musul’a girmişler (8 Kasım 1918) böylece İngiltere Türkiye ile birlikte Müttefiklerini de bir oldu-bitti karşısında bırakmışlardır.

Musul’u, İngilizlere kaptırdığı için feryat eden Fransa’ya 1920 Nisan’ında yapılan San Remo görüşmelerinde Musul petrollerinin % 25 hissesini peşkeş çekilerek sakinleştirilmiştir.  Saf dışı bırakılan ABD, San Remo antlaşmasına şiddetle tepki göstermiş, Ankara Hükümeti’ni destekleme yönünde politik değişim içine girmişti. Bunun üzerine İngiltere ABD’yi kazanmak için 1922 yılında Musul petrollerinden % 20’lik bir hisseyi de adı geçen ülkeye verilmesini kararlaştırmış, böylece İngiltere’nin karşısında cılız Sovyet desteğinde tek rakip olarak Türkiye kalmıştır.

Afganistan, MS. 50-125 yılları arası Türk asıllı oldukları bilinen İskit ve 125-480 yılları arasında ise, Kuşanlar’ın hâkimiyet altına girmiştir.

480 yılından sonra Afganistan’ın yeni hâkimleri, başka Türk kavimleri olmuştur. Önce Akhunlar, bu topraklara yerleşmiş; ancak Göktürkler’in baskısı sonucu 4. yy’da hâkimiyetlerini kaybetmişlerdir. Daha sonra Akhunlar, bölgede kalmış ve Halaçlar olarak yaşamayı sürdürmüşlerdir. 7. yy sonlarına doğru bölge, İslamiyeti yayan Arap ordularının istilasına uğramıştır. Bu istila kısa sürmesine rağmen İslamiyet Afganistan’da önemli ölçüde kabul görmüştür.

İslamiyet’in yayılmasıyla burada Sâmani, Gazneli, Büyük Selçuklu Devleti ve Harzemşahlar gibi Türk devletlerinin hâkimiyetleri görüldü. 1220’den sonra Moğollar, Afganistan’ı istila edip uzun bir süre (bir buçuk asra yakın) ülkeye hâkim oldular.

Afganistan ve Türkiye, aynı yıllarda İngiliz emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşı yürütmüşlerdir. Benzer duyguların paylaşılmasına vesile olan bu durum, iki ülke halklarını birbirine daha fazla yaklaştırmıştır. Afganistan ile İran arasında 1903den beri devam eden sınır sorununda Türkiye’nin 1934’de hakem olması istenmiştir. Türkiye, Kazım Orbay başkanlığında bir heyet göndererek sorunu halletmiştir.

1973 yılındaki Sovyet işgali üzerine Afgan halkı, direnişe başladı. Başlangıçta direniş gösteren Afganlıların eğitimsizliği ve yeterli modern silahlardan yoksun bulunmaları, önemli bir Afgan mülteci grubu Pakistan’a göçmesine sebep oldu.

Sovyetler ve Amerika arasında yapılan anlaşma, 14 Nisan 1988 tarihinde Cenevre’de imzalandı. Taraflar arasında yapılan gizli bir protokolle Sovyetler, 120 bin kişilik ordusunu 15 Mayıs 1988 ile 15 Şubat 1989 arasında Afganistan’dan çekmiştir.

The New York Times gazetesi 13 Haziran 2010’da Pentagon’dan referansla “Amerika Afganistan’da geniş tabi zenginlikler keşfetti” başlıklı haberle bir gerçeği tüm dünyaya duyurdu. Habere göre Afganistan’ın doğal zenginlikleri Pentagon ve Amerikalı jeologlardan oluşan bir ekip tarafından tüm ülkede yapılan havadan ve karadan çalışmalarla ortaya çıkarılmıştı.

O dönem Amerikan Ordusu Merkez Komuta komutanı ve şu an CIA direktörlüğünü yürüten David Petraues bu gelişme karşısında şaşkınlığını gizleyememiş ve “ Burada (Afganistan’da) şaşırtıcı bir potansiyel var” diyerek şaşkınlığını itiraf etmişti.

Tabloda, Yaşlı bir Afgan, torununa tahrip olan ülkesinden, önce İngilizleri, sonra Rusları daha sonra da Amerikalıları nasıl tepeleyip kovduklarını anlatıyor. Hem Bosna hem de Afganistan tepelerinde nöbet tutan Mehmetçik tablonun kenar süsleri arasında gizlenmiş gibidir.  Arka plânda Batılı vakıf ve yardım kuruluşları Doğu Anadolu’nun fakir Kürt halkını, Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları konularında bilinçlendirme(!) faaliyetlerinde bulunuyor.”

80 th Year

This is a Picture of some important events of 80 years since the foundation of Republic of Turkey, which is the continuation of the Ottoman Empire in cultural and social terms. Short stories of the topics covered are presented below:

Turkish woman gained right to vote under favour of Atatürk before many European countries. International women’s congress was held and sponsored, attended by famous women including nuclear physicist Madam Curie, on 22 April 1935 in İstanbul.

One of the most important events of the 80 years is Cyprus event. Since 1963, Cypriot Turks were removed from the country’s administration with opression as a result of the armed attacks of the Cypriot Greeks. For the purpose of Cypriot Greek’s target of annexing the island to the Greece in other words Enosis; the attacks and embargoes continued to increase in the period of 1963-1974 and Cypriot Turks squeezed into a three percent area of the island. Nicos Sampson made a coup with the support of junta on 15 july 1974. He initiated the process aimed annexing the island to Greece. And started to slaugter the Turks by raiding the Turkish villages on the island. North Cyprus was liberated by Turkish Army with two peace operations on 20 July and 14 August from Cypriot Greeks invasion. That was after Korean war; the first extraterritorial operation of Turkish army despite the opposition of NATO and United Nations Organisation.

Serbians living in Bosnia and Herzegovina announced an autonomus region there and made efforts to unite with Serbia in 1991. This situation led to conflict in the region and war turned into a Muslims slaugter. Tens of thousands of civilian Bosnians were killed. Europeans remained neutral while Dutch army supported the attacks. Turkish army prevented the attacks before increasing with a military operation at the region. Turkey after Korea and Cyprus, started to appear as a global power in foreign countries.

Turkey has not been mentioned for a long time in the field of sports. Süreyya Ayhan became the champion by breaking the record in the 1,500 meters at the World University Summer Games held in Beijing in 2001. She also won the gold medal in the 1,500 meters final at the European Athletics Championship in Munich in 2002. Elvan Can (Abeylegesse), born in Ethiopia, became the European Junior Champion in three seperate categories in 2001. She broke the World record in Bergen, Norway and became the first in 2004. Elvan, as the first Turkish athlete with winning a silver medal in the 10,000 meters in athletics at the Beijing Olyimpics in 2008, is a magnificent indicator of progress in sports in 80 years.

With the increase of western influence on Ottoman Empire American missionaries established nine colleges from 1862 to1891. These are Robert College in İstanbul, Beirut University in Beirut, American Girl College in İstanbul, Turkey College in Antep, Fırat College in Harput Turkish Girl College in Maraş, Anatolia College in Merzifon, St. Paul Instıtute in Tarsus, International College in Izmir. Many students from these Colleges were sent to America by missionaries. USA Armenians remained silent in the international arena until 1960 Cyprus crisis. But in this period they continued to inculcate their Turkish hostility to the American people. Armenians tried to attract the attention of the World public opinion to the Armenian problem by plotting assassinations to Turkish diplomats internationally until 1984. Most of the assassins were trained in camps undercover of schools in America. There are approximately 1228 Armenian lobbying organisations are operating in the USA today.

In Turkey after the republic, religious slogans were widely used in the western-supported rebellions against the central authority; but behind the religious slogans, it is easy to see the political and economic interests of imperialism. From this perspective, after 3-5 days at gunfight at Genç, the arrival of catalogs of British arm factories to Sheik Said, is very meaningful and should be given thought.

On one hand the Arabs were provoked against the Turks for the break of unity of the state, on other hand Armenians and Kurds in east Anatolia were constantly provoked. Up to armistice years, Europeans especially the British was feeling compelled to help Armenians as they were Christians and Kurds as a savage group that slaughtered Armenians. After that a new dimension has been brought to the oriental issue by claiming they adopted Kurds. In the report sent by British ambassador to London it was written “although we paid a lot of money to the Kurdish Sheiks they did not revolt yet”. Sheik Mahmut event was also an example of the policy followed by England in the region.

British troops entered Mosul in defiance of international law, one week after Mondros armistice (8 November 1918) and made a fait accompli against Turks and allies. Twentyfive percent of Mosul oil was given to France in 1920 April in San Remo. The USA which could not get a share, has started to support the Ankara Government. But England gave the USA twenty percent of Mosul oil in 1922 and Turkey remained the only opponent against England with weak Russian support.

Between the years 50-150 Afghanistan was under the domination of Scythians (İskit) of Turkish origin and between the years of 125-480 Afghanistan was under the dominations of Kuşhans. After 480 Turkish tribes dominated. First of all Akhuns settled in these lands but as a result of the pressure of the Göktürks they lost their dominance in the fourth century. Later the Akhuns remained in the region and continued as Halaçs. Towards the end of seventh century the region was invaded by Arab armies who spreaded Islam. Although this invasion was short lived, Islam was widely accepted in Afghanistan. With expanding of Islam, like Samani, Gazneli, Great Seljuk State, Harzemşahs; Turkish reigns dominated in the region. After year 1220 Mongols invaded Afghanistan and 150 years they ruled the country.

Afghanistan and Turkey carried out a war of independence against British imperializm in the same years. This situation which caused similar feelings to be shared, brought the people of the two countries closer.

Turkey was asked to be an arbitrator in 1934 for the border problem between Afghanistan and İran which has been going on since 1903. Turkey solved the problem by sending a delegation headed by Kazım Orbay.

After the Soviet occupation in 1973 the Afghan people began to resist. Initially the lack of education of the insurgent Afghans and not having enough modern weapons, caused a significant group of Afghan refugees migrate to Pakistan. On April 14, 1988 an agreement was signed in Geneva between the Soviet Union and USA. With the secret protocol made between the parties, Soviets withdrew their army of 120,000 from Afghanistan between, 15 May 1998 and 15 February 1989.

The Newyork Times newspaper announced the news that on June 13, 2010 with the reference of Pentagon, America discovered vast natural riches in Afghanistan. According to the news the natural riches of Afghanistan were unearthed by the Pentagon and American Jeologists through aerial and land studies carried out in the country. David Petraues, at that time American Army’s central commander, after that now CIA director said that there is a surprising potential in Afghanistan.

In the painting an old Afghan man tells his grandson how they expelled the British, then The Russians and then Americans from his destroyed country. The Turkish soldier standing guard on the hills of both Bosnia and Afghanistan seem to be hidden behind border ornaments of the painting. In the background western foundations and aid organisations raise awareness(!) of the poor Kurdish people in eastern Anatolia on the issues of peace, democracy and human rights.

Hz.Yusuf ve Züleyha

Kur’an’da Hz Yusuf’un hikâyesi için “hikâyelerin en güzeli” (Ahsen-i Kassas) tabiri kullanılmaktadır. Hikâye Hz Yusuf’un çocuk yaşında ayın ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü rüyayı babası olan Hz Yakup’a anlatması ve bunun tabirini sorması ile başlıyor. Hz. Yakup oğluna gördüğü bu rüyayı üvey kardeşlerine anlatmamasını zamanı gelince bütün bunların ne anlama geldiğini anlayabileceğini söyler. Bu arada, üvey kardeşleri babalarının içlerinde en çok Yusuf’a düşkün olmasının verdiği kıskançlıkla bir mizansen hazırlayıp ondan kurtulmayı ve böylece babalarının sevgisine daha çok mazhar olmayı ümit ederek, babalarının gönülsüzce verdiği izinle Yusuf’u beraberce koyun otlatmaya diye evden çıkartırlar. Sonra onu yol üstünde kör bir kuyuya atarak eve dönünce babalarına “Onu kurt yedi, işte bu da onun kanlı gömleği” diye bir yalan uydururlar. Hz. Yusuf kuyunun dibinde kendisine ilham olan bir güç ile beklerken, yoldan geçen kervancılar onu bulur ve köle olarak satmak üzere Mısır’a götürürler. Mısır’da az bir paraya devrin vezirine satılan Yusuf (Yusuf Suresi 7-20) gelişip büyüyünce güzellikte eşsiz bir delikanlı olur. Vezirin hanımı Züleyha ise kendisine âşıktır. Bir gün kapıları kapatarak onunla beraber olmak ister. Aslında Hz. Yusuf’un gönlünde de vezirin güzel hanımına karşı sevgi vardır, ancak kendisine çocukluğundan beri büyük iyilikleri dokunan efendisine ihanet etmeme duygusu ile kendisini tutar ve hatta Züleyha’nın elinden kaçarak kurtulur. Bu kargaşada eve gelen vezir olanlar konusunda, hiçbir suçu olmadığına ikna olmasına rağmen Hz.Yusuf’un bir müddet zindanda hapsedilmesini uygun bulur. Bu arada şehrin ileri gelenlerinin hanımları, kölesine olan aşkı yüzünden düştüğü durumu alaylı bir dedikoduya dönüştürürler. Bu dedikodular Züleyha’yı derinden etkiler ve etrafındakilere Yusuf’un ilahi güzelliğini göstererek kendisini kınayan kadınlara bir ders vermeye karar verir. Onları evine davet eder, önlerine çeşitli meyveler ve birer bıçak koyar. Sonra Yusuf’u çağırır. “Ona içer gir denildi.” (Yusuf suresi 31) . Resim işte tam bu anı betimlemektedir. Davetli hanımlar içeri giren Hz.Yusuf’u görünce “-Bu bir insan olamaz, olsa olsa bir melektir” diyerek şaşkınlıktan ellerini ve parmaklarını keserler. Bir anlamda Züleyha’ya hak verirler. Hz. Yusuf’un hikâyesi hep böyle olağanüstü pozitif enerji yüklü olaylarla sürüp gider, ta ki O’nun kardeşleri ile barışarak mutluluk ve zenginlik içinde babasına kavuşana kadar.

Hz. Yusuf and Züleyha

The story of Hz. Yusuf is said to be the best story in the Quran. When Hz. Yusuf was a child he saw in his dream that the sun and the moon were prostrating in front of him. He told his dream to his father Hz. Yakub and asked him the meaning. His father warned him not to tell it to his stepbrothers in order not to make them jealous and said : “when you grow up you will understand what this dream means”. His stepbrothers were already jealeous of him as their father was fond of Yusuf. Hence his stepbrothers devised a plan to get rid of Yusuf hoping to gain their father’s love. They asked permission for going grazing sheep alltogether with Yusuf. Yakup reluctantly gave permission. They came to grassland. There was a dry well near the path. They threw Yusuf to the well. When they returned home, they adapted a fake story that a wolf had eaten Yusuf and brought his bloody shirt. Yusuf was at the bottom of the well and he was waiting with a power that inspired him. A caravan was passing by the path. They rescued Yusuf and brought him to Egypt to be sold as a slave. After then he was sold to the vizier for a small price. Yusuf (Yusuf sura, Quran 7-20)grew up and became incomparable handsome. The viziers wife Züleyha was in love with Yusuf. One day Züleyha closed the doors and wanted to make love with Yusuf. Yusuf also loved her but he didn’t want to betray the visier who was benevolent to him since his childhood. He controlled himself and with his clothes teared from his back, escaped from Züleyha. In this turmoil the vizier came home and he was convinced that Yusuf had no guilt. Nevertheless he found appropriate that Yusuf be held in prison. Ladies of the notable men in the city, mocked and gossiped Züleyha because of her love for her slave. Züleyha was very sorry. She wanted to give a lesson to the ladies who condemned her. She invited the ladies, offered fruits and for each of them a knife. She invited Yusuf in, she said “come in”(Yusuf sura, Quran,31). The painting describes this exact moment. When he came in and the ladies saw the divine beauty they said “this can’t be a human he should be an angel” and cut of their fingers with the knifes in their hands and in a sense ladies approved Züleyha. Hz. Yusuf’s story continues with extraordinarily positive events. At the end Hz.Yusuf became famous, rich, Pharaoh’s master of treasure, reconciled with his stepbrothers and embraced his father Hz.Yakup with happiness.

In Taberi history it was written, Hz. Yusuf had eventually married to the wife of the deceased visier and the visier was impotent. In Tevrat there is no throwing to the well story. Instead of this, stepbrothers intention was to kill Yusuf. One of the brothers Yehuda proposed to sell him to the Caravan owners which was more profitable and he convinced the brothers. Then Hz. Yusuf was sold to Caravan owners, when brothers came home they showed the bloody shirt of Yusuf and told that he was dead. Hz. Yakup was so sad, he beleived to the fake story and teared flutteringly his clothes into pieces.(Tekvin XXXVII/21-35)

Taberi tarihinde, sonunda ölen vezirin karısı ile evlendiği, vezirin aslında iktidarsız olduğu hiâayeleri eklenmiştir. Bu günkü Tevrat’ta ise Hz.Yusuf’un kuyuya atılması hikâyesi yoktur. Yalnız birlikte koyun otlatmaya çıktıklarında kardeşlerinden Yehuda’nın, O’nu öldürmektense, yoldan geçen kervancılara satmanın daha kazançlı olacağı söyleyerek diğer kardeşlerini ikna ettiği ve Hz. Yusuf’un böylece Mısır’a giden Kervancılara esir olarak satıldığı, kardeşler eve dönünce babalarına Yusuf’un kanlı gömleğini göstererek öldüğünü söylemeleri anlatılır. Ancak -Kur’an’ın aksine- Hz. Yakup’un buna inanıp üzüntüden üstünü başını yırttığı yazılır (Tekvin XXXVII/21-35).

Nuhun Gemisi

Kutsal Kitapların hepsinde, ne kadar tahrif edilmiş olurlarsa olsunlar, tamamıyla ortak olan konulardan biri Adem ile Havva, diğeri de Nuh’un Gemisi’dir. Bugünkü haliyle Tevrat’ta (Tekvin 5:29) Hz. Âdem’in 9. kuşaktan torunu olarak kaydedilen Hz. Nuh, çağının ahlaken yozlaşmış insanlarının bir büyük tufan ile yok olmasından sonra, Âdem’in neslini sürdürmek için Tanrı tarafından seçilmiştir. Tanrı, insanların bu denli yoldan çıkmaları üzerine onları yok etmeye karar verince, Nuh ve ailesini kurtarmak için onlarla bir anlaşma yapar(!) Tevrat’taki bu anlaşmaya göre zaten marangoz olan Hz. Nuh’un abanoz ağacından üç katlı bir gemi yaparak ve yeryüzündeki bütün hayvan türlerinden birer erkek ve dişi ile ailesini alarak tufandan kurtulurlar. Diğer tüm insanlık âlemi ise suda boğularak yok olur. Tevrat’ın bu anlatısına göre şimdiki insanlık âlemi Nuh’un kurtulan 3 oğlundan türemiştir. Bu günkü Tevrat’ın sonraki bölümlerinde Hz. Nuh’un sarhoş olarak çadırında çıplak kalması ve hatta kızı Sara ile yatması ( 9:20-27) gibi konular yer almaktadır.

Gılgamış Destanı’nın XI. Tableti, bir gemi yapması konusundaki Tanrı buyruğuna uyarak, evrensel yıkımdan kurtulan Utnapiştim’den söz eder. Akad dilinde yazılmış olan bu tablete göre (ki Gılgamış Destanı’nın son hikâyesidir), insanların olağanüstü çoğalmaları nedeniyle çıkarttıkları büyük gürültüden rahatsız olan ve uyuyamayan tanrılar, bu kızgınlıkla bir tufan yaratıp bununla insanlığı yok etmek istemişler. Ancak bilgelik tanrısı Enki, kendi yarattıkları insanların bu şekilde ortadan kaldırılacak olmasına çok üzülerek Utnapiştim’e seslenir. Tanrıların meydana getireceği yıkıcı bir tufana karşı (teknik ayrıntıları birer birer belirttiği) bir gemi yapmasını buyurur. Yapımı 7 günde tamamlanan gemi için büyük şenlikler yapılır. Yağmur başlayınca Utnapiştim gemiye ailesi, sanatçılar ile evcil ve yaban hayvanları alarak 6 gün süren tufandan kurtulurlar.

Kur’an’ın bildirdiğine göre, Hz. Nuh’un tüm ikazlarına rağmen kavmi, (Irak’ta Dermesil Krallığı) puta tapmaya ve ahlaksızlığa devam ederler. Babil Kralı sonunda Hz. Nuh’un Allah birliği dinini yaymasını engeller (Kamer s.9). Onun boğazını sıkarak bayıltırlar ve öldü sanarak bırakırlar. Hz. Nuh, gördüğü bu zulümden dolayı Allah’a kavmini yok etmesi için dua eder (Kamer s.10). Daha sonra Allah’ın ilhamıyla karada bir gemi yapmaya başlar. Etrafındakiler O’nun karada böyle büyük bir gemi yapmasını alaya alırlar (Hud s.38-39). Gemiye az sayıda inanmış insan biner (Hud.s 40-41). Binmeyenler arasında Nuh Peygamber’in bir oğlu ve karısı da vardır. Onlar da herkes gibi suda boğulurlar (Tahrin s.10).

Taberi tarihinde Nuh Tufanı ile ilgili çok ilginç ayrıntılar vardır. Buna göre gemi üç katlı olup bir katı evcil ve yabani hayvanlara, orta katı insanlara, üçüncü katı da kuşlara ayrılmıştı. Gemide hayvan dışkıları çoğalınca Tanrı sözüm ona Fil’in kuyruğunu çekmesini buyurmuş, Hz.Nuh kuyruğu çekince filden bir erkek bir dişi iki domuz çıkmış, bunlar hayvan dışkılarını yiyerek gemiyi temizlemişler. Fareler de geminin tahtalarını kemirmeye başlayınca da Tanrı Hz. Nuh’a aslanın iki gözünün ortasına vurmasını buyurmuş, Hz Nuh bunu da yapınca aslanın burun deliklerinden birer kedi çıkarak bu fareleri yemiş.

Noah’s Ark

Adam and Eve and Noah’s Ark are the common subjects in holy books even the falsification of the books in centuries. It was written in Torah, that Hz. Noah was the nineth generation grandson of Adam and he was chosen by God to perpetuate Adam’s descendants, after the morally corrupt people of age were destroyed by the great flood.
God on such depravity of people decided to destroy them except Noah and his family and made an agreement with Noah (!). Noah was a carpenter and according to his agreement he made a ship with three stages. He took one male and one female from all kinds of animals and his family to the ship. All the other people drowned in the rising water. According to Torah, today’s humanity is descended from the three surviving sons of Noah. In the last parts of Torah there was Noah’s being drunken and naked in his tent and even being with his daughter Sara (Tekvin 9.20-27) take place.
The XI. Tablet of the Epic of Gılgamesh tells of Utnapishtim who obeyed God’s command to build a ship and was survived from universal destruction. According to this tablet written in Akkadion (Gılgamesh epic’s last narrative) the gods who were disturbed from the great noise that people made due their extraordinary proliferation and could not sleep wanted to destroy humanity by creating a flood with this anger. But the God of Wisdom Enki regreted that these people of their own creation would be destroyed in this way and called out to Utnapishtim. He commanded him to build a ship (specifying the technical details one by one) against a devastating flood from the gods. The ships construction lasted seven days and a great feast was held. When the rain started Utnapishtim, his family, artists boarded on with the domestic and wild animals. The flood lasted six days and they were finally survived.
According to Quran, despite all warnings of Hz. Noah his people(Dermesil Kingdom in Iraq) continue to worship idols and public immorality was increasing. The king of Babylon finally prevented Noah from spreading the religion of the unity of Allah (Quran, Kamer s90). Squeezing Noah’s throat, kings bouncers knocked him out and left him thinking that he was dead. Noah prayed to Allah to destroy his people because of this cruelty (Quran, Kamer s10). Then with the inspiration of Allah he started to build a ship on land. Those people around him ridiculed him for building a large ship on land(Quran, Hud s38-39). Few believers boarded on ship. Noah’s son and his wife were among those who didn’t board on ship. They drowned like everyone else (Quran Tahrin s10).
There were very interesting details about Noah’s flood in the history of Tabari. Accordingly, the ship had three floors first floor was reserved for domestic and wild animals, middle floor for human and the third floor for birds. When animal excrement increased on the ship God told Noah to pull the elephants tail. With pulling the elephant’s tail a male and female pigs were appeared. They had eaten all the excrement and the ship was clean again. The rats began to gnaw the woods of the ship, God told Noah to shoot the lion in the middle of both eyes. When Noah did this, two cats came out of the lions nostrils and ate the rats.

Bağdat Hatun

Bağdat Hatun, bugünkü Güneydoğu vilayetlerimizle, bir kısım İran ve Irak topraklarında hüküm süren ve Moğol İmparatorluğu kalıntılarından biri olan İlhanlı Devletinde Bağdat valisi olan Emir Çoban’ın kızı olup güzelliği hakkındaki söylemler Hükümdar sarayına kadar yayılmıştı. Babası, kızının güzelliğinin bu kadar dillenmesi karşısında rahatsızlık duyarak onu alelacele mahiyetindeki Hasan Büzürg ile 1323 yılında evlendirdi. Düğünde gelini gören Hükümdar sarayına döner dönmez Cengiz yasaları gereği Bağdat Hatunu babasından resmen istedi. Ancak Emir Çoban bunu reddederek kızını ve damadını Bağdat’tan uzaklaştırmak için Arran’a gönderdi. Ne var ki bunu haber alan Hükümdar 1326’da Bağdat Hatun’un babası ve tüm erkek kardeşlerini Kırşehir yakınlarında kıstırarak öldürttü. Daha Sonra Bağdat kadısını, Hasan Büzürg’e (yani hanımı kocasına) istemci olarak gönderdi. Cengiz yasaları gereği Hasan Büzürg eşini boşayarak Saraya yolladı.

Baghdad Hatun(lady)

Located today’s southeast of Turkey, Irak and Iran lands; the Mongol Empire’s left over,  İlhanlı reign took place. Emir Çoban was governor of Baghdad. He had a very beautiful daughther named Bağdat  Hatun. She was famous for her beauty and words about her beauty reached the palace of the Ruler. So her father was disturbed of this fame and he married his daughter to his employee Hasan Büzürg immediately in 1323. Ruler saw the beautiful bride at the wedding ceremony. The ruler after  returning his palace, immediately sent an ambassador to Emir Çoban and wanted his daughter from him to get married by the laws of Cengiz. Emir Çoban refused Ruler’s marriage demand and sent his daughther and her husband Hasan Büzürg to Arran. The Ruler who heard this, killed  Bağdat Hatun’s father and brothers, where he caught them near Kırşehir in 1326. Then the Ruler sent the Qadi of Baghdad to Hasan Büzürg and wanted from him his wife Bağdat Hatun to get married. By the laws of Cengiz, Hasan Büzürg divorced his wife Bağdat Hatun and sent her to the Ruler’s palace.

Astanbolu

1453’ te Fetihten önce II.Murat döneminde kentin adı İstanbul’dur. (Osman Turan) 10.yüzyıl tarihçisi olan El Mes’ûd-i’nin “Efembeih Veli-il İşref” adlı kitabında şehrin adı“Astan-Bulen” olarak geçer. 14.yy. da İbn-î Batûda’nın Seyahatnamesinde şehir “İztanbul” olarak anılmaktadır. Yine aynı asırda Ermeni tarihçi Vartan’nın coğrafya kitabında “Esdampol” (Prof. A. Erzen) diye geçer. Orta Asya’da Turfan’da “Astana” Kenti vardır. Bu Osmanlı’da “Asithane” söylemine dönüşmüştür. Güneydoğu Anadolu’da Murat Suyu kenarında, Şeyh Said’in Babasının gömülü olduğu yerin adı “Astan”dır. Kazakistan’nın ilk başkentinin adı “Beşbalık” ya da “Başbalıq” olup daha sonra adı “Astana” olarak değiştirilmiştir. Balık (Bolıq) Anadolu’da “Bolu” ya dönüşmüştür ve Türkçe de öz, esas, yukarı ve ulu anlamına gelir. O nedenle burayı gören Türkler İstanbul’a “Astanbolug” demişlerdir. İşte “Asithane” isminin kökeni budur. Batılıların çok sevdiği bir hikayeye göre; kimi zaman kendi şehirlerine dönen Bizanslılara, Osmanlının nereye gidiyorsun sorusuna “şehre doğru” yani Yunanca “eisten polin” diye karşılık vermesinin, halk arasında zamanla “İstanbul”a dönüştüğü hikâyesidir. Bu hikâye, O günden önce Türklerin bu kente ne isim verdikleri sorusunu açıklamıyor. Ayrıca bu hikâyenin, 18.yüzyılın sonlarında, yani Osmanlı tebası olan Rumların İmparatorluktan ayrılıp kimi Balkan interlandında hak iddia etmeye başladıkları bir dönemde ortaya çıkması da, tarihi bir gerçekten ziyade zamanın siyasi propaganda malzemesi olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde, MÖ 670 de Yunanistan’ın Megara bölgesinden gelenler tarafından kurulduğu iddia edilen İstanbul’un, bu kuruluş hikâyesine Halûk Tarcan’nın bir itirazı vardır.Trakya’da binlerce yıl önce yoğun bir yerleşme olurken ve MÖ 3.000-2600 de Troya gibi devasa şehirler kurulmuşken, her yerinden bereket fışkıran, askerî açıdan son derece korunaklı, güzelim Boğazı ve Haliç ile İstanbul’un yerleşilmeden bırakıldığına inanmak çok zordur. Nitekim Marmaray kazılarında ortaya çıkan ve MÖ 8.500’e tarihlenen bulgular bunun bilimsel ispatı niteliğindedir.

Fetihten önce şehrin görünümü şöyledir:
Kentin merkezi konumundaki Augusteion Meydanı çevresinde Million, Senato, Pittakia, Khalke Kapısı, Hagia Sophia, Zeuksippos Hamamları, Büyük Saray ve Mese Caddesi yer almaktaydı. Şehrin en önemli caddesi olan Mese; Augusteion’un batısında yer alan Million Anıtı’ndan başlar Forum Konstantin ve Forum Theodosius’u geçtikten sonra ikiyeayrılır, kollardan biri Edirnekapı’ya ulaşırken diğeri Forum Bovis ve Forum Arkadius’u geçerek Porto Auera’da (Altın Kapı – Ana Tören Kapısı, şimdiki Yedikule Kapısı) son bulurdu. Bizans Devri’nde, halka ait evler yamaçlara birbirini kapatmayacak biçimde kurulur, memur, işçi, tüccar ve aşağı tabakadan halka ait evler, kentin güney yarısında yer alırdı. İş ve ticaret merkezleri ise Mese civarındaydı.` Şehrin su ihtiyacı kemerler (Bozdoğan Kemeri), açık hava sarnıçları ve çok sayıda kapalı sarnıç ile sağlanırdı. İmparator Justinianus zamanında 500 bine çıkan nüfus, imparatorluğun son zamanlarında 50 bine kadar düşmüştü.330 yılında Konstantinopolis’i başkent olarak ilan eden I. Konstantinus, kentin yeniden yapılanması faaliyetleri ile birlikte, eski başkent Roma’daki örnekler doğrultusunda, imparatorluk sarayı inşasını başlatır .“Büyük Saray” anlamına gelen “Palatium Magnum” ya da “Mega Palation” olarak da adlandırılan saray kompleksi, şimdiki Sultanahmet Camii’nin bulunduğu yerden Marmara kıyısına kadar uzanan yaklaşık 100.000 m2’lik bir alanı kaplamaktaydı. Denize dik inen bu alan üç ana terastan meydana gelmekte, küçük yapılar için oluşturulan ara teraslar ile bu sayı altıya ulaşmaktaydı. Bizans kaynaklarına göre Büyük Saray, kuzeybatıda Hippodrom ve Zeuksippos Hamamı, kuzeydoğuda Augusteion Meydanı, Ayasofya ve Senato Binası ile çevreleniyor, doğuda ve güneyde ise denize kadar uzanıyordu. I. Konstantinus (307-337) tarafından yaptırılan ve 10. yy sonuna kadar çeşitli ilavelerle genişletilen Büyük Saray duvarlarla çevrili olup, bahçe ve gezinti alanlarının arasına dağılmış birbirinden bağımsız, imparatora ait yatak odaları, taht ve tören salonları, kilise ve şapeller, muhafız Ülgen tarafından çizilmiş, 1964 yılında ise Semavi Eyice tarafından yayınlanmıştır. Bu alanda İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nce 1997-1998 sezonunda başlatılan kazı çalışmalarında, 15-16. yy’a tarihlenen ve 6 kubbeli bedesten tipinde bir Osmanlı yapısı ile birbiriyle bağlantılı mekânlardan oluşan ve Bizans Dönemi’ne tarihlenen bir yapı kompleksi ortaya çıkarılmıştır. Bu mekânlardan birinde 7. yy’a ve 10. yy’a tarihlenen freskler mevcuttur. Kazı alanında yapılan diğer çalışmalar, Eski Adliye Binası’nın oturduğu alan, Sultanahmet Eski Cezaevi bahçesi ve kapalı mekânların doğusunda kalan alan olmak üzere 3 ana kısımda toplanabilir. Eski Adliye Binası’nın oturduğu alanda, binanın temelleri; avlu ve zemin döşemeleri tarafından tahrip edilen, henüz işlevi saptanamayan Bizans Dönemi’ne ait yapı kalıntıları, daha önce P. Lemerle tarafından tespit edilen sarnıç, 5-6. yy’a tarihlenen mozaik döşeme parçaları ve gömü alanı ortaya çıkarılmıştır. Sultanahmet Eski Cezaevi bahçesinde yapılan çalışmalarda, üst kotlarda Geç Osmanlı Dönemi’ne tarihlenen duvar parçaları ve su sistemleri saptanmıştır. Daha alt seviyelerde ise bir kısmını E. Mamboury’nin de tespit ettiği ve Senato Binası olarak adlandırdığı Bizans Dönemi’ne ait yapı kalıntıları tespit edilmiştir. Kapalı mekânların doğusunda kalan alanda ise Osmanlı Dönemi’ne ait bir sarnıç ve çeşmesi ile Arnavut kaldırımı bir avlu ve sokak günışığına çıkarılmıştır.

Şair Hasan Zeki Okunakol’ un “Astanbolu” adlı şiirinde bakın ne diyor.:

Hem heykeldir İstanbul hem de bir heykeltraş
Çekiç darbeleriyle yontar kendi kendini
Şu köşede dikilen uygarlık mihengi taş
Boşa çıkarmış nice ceberrutun fendini
Tanrı şahit ki tarihin efendisidir o
Hem de Dersaadet, yani, mutluluk kapısı
Hiçbir yere benzemez, kendi kendisidir o
Her kim onu severse ona çıkar tapusu
Bu beldenin aslını sorar isen Astan bul
Ya da kutsi nefesle mayalanan hamurdan
Neye gönül vermişse gönlü zengin İstanbul
Rengi erguvandandır, kokusu ıhlamurdan .

Resim, hayalî Bizans ideolojisi yaratma telaşından uzak, genç Osmanlı Beyliği’nin sınır komşusu ve Ankara Savaşında Osmanlı’nın müttefiki olan, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkentinin, Latin istilâsından önceki halini anlatabilmek için yapılmıştır.

Astanbolu

In 1453 before the conquest of the city its name was Istanbul. (Osman Turan) At Xth century according to historian E. Mes’ud-i, in his “Efembeih Veli-il işref” book the city’s name was “Astanbulen”. At XIVth century in Ibn-i Batuda’s  travel book the city’s name was “Iztanbul” At the same century in Armenian historian Vartan’s  geography book the city’s name was “Esdampol”(Prof.A Erzen).In central Asia at Turfan there is a city named “Astana” this name changed to “Asithane” in Ottoman Turkish.In the southeast Anatolia near Murat stream there is  Astan village, Sheik Said’s father’s tomb is there. Kazakistan’s first capital  city’s name was “Beşbalık” or “Başbalıq” then the name changed to “Astana”. (Bolıq) changed to (Bolu) in Anatolia.The meaning is essence,basis,above, great; for this reason Turks named Istanbul ”Astanbolug”. “Asithane” name’s origin is “Astana”.

The story that westerners like very much is the one, when Ottomans ask Byzantines “where are you going”, they answered “eisten polin” which means “towards the city”chanced in Ottoman Turkish language to “İstanbul”. This story couldn’t tell which name Ottomans  had given  to the city before that day. This story emerged towards the end of XVIII century, when the Greeks began to leave the Ottoman Empire and claim the Balkan interland. It was a political propaganda material rather than a historical fact. Haluk Tercan objects that  Istanbul was founded in 670 BC by people from Megara region of Greece, while there was a dense settlement in Trakya thousands of years ago, when Troy was established  in 3000-2600 BC, it is hard to believe that fertile,militarily safe, beautiful  Istanbul , Bosphorus, Halic were left unsettled.  At the Marmaray excavations historical artifacts dated to 8500 BC are the scientific proofs of İstanbul’s foundation.

Before the conquest view of the city is given below:

City’s center was Augusteion square. Around the Agusteion square Million,Senate, Pittakia, Khalke gate,Hagia Sophia,  Zeugsippos baths, Great Palace,Mese Street take place. Mese Street begins from Million monument  which is in the West of Augusteion square, after passing Forum Constantine and Forum Teodosius the road divided in two sections. One of them reaches Edirnekapı (edirne gate). The other passes Forum Bovis and Forum Arkadius and reaches Porto Auera (Golden gate,main ceremonial gate,todays Yedikule gate). In Byzantine period the houses of the people were built on the slopes in such a way that they do not close each other. The houses of  çivil servants, workers, merchants and the lower classes were located in the southern half of the city. Business and trade centers were around Mese Street. The city’s water needs were provided by aqueducts (Bozdoğan Aqueduct) open air cisterns, many closed cisterns. Population increased to 500,000 at the times of Emperor Jusstiniaus. In the last days of the empire the population had declined to 50,000. In 330 year  I. Kostantinous announced Konstantinopolis, the capital city. The city was rebuilt. The imperial palace started to build. Its name was “Palatium Magnum” or “Mega palation” which means great palace. It was settled on a 100,000 m2 land from today’s Sultanahmet Mosque to the Marmara shore. The area descending perpendicular to the sea consisted  of three main terraces with three intermediate small terraces. According to Byzantine sources the Great Palace takes place from northwest Hippodrom and  Zeuksippos bath, from northeast  Augusteion square Hagia Sophia, Senate Building, in east and South located towards the sea. The great palace was built by I.Konstantinus(307-337) expanded until Xth century. It was surrounded by high walls, Between the garden and promenade there were independent bedrooms, throne and ceremonial halls, churches, chapels. Muhafız Ülgen revealed  the plans of the palace and Semavi Eyice published in 1964. At excavations in 1997-1998 by Istanbul Archeology Museum Directorate, XV-XVIth century with 6 domes covered bazaar  type building and  a Byzantine structure consisting of interconnected spaces was found.In one of the spaces there were frescos dated VII and Xth centuries. Excavation was carried out in the east of closed spaces the garden of  Sultanahmet mosque and old court house. At old court house place there was a building from Byzantine period that its function wasn’t determined, a cistern before  by P. Lemerle determined, V,VIth century mosaic  flooring pieces and a burial ground. At excavation of Sultanahmet mosques garden, late Ottoman wall pieces , water systems found.In deeper layers Senate building was found which was determined by  E. Memboury. At excavations in the east of closed spaces, a cistern and a fountain of Ottoman period paved courtyard and a Street were found.

Poet Hasan Zeki Okunakol’s  Astanbolu poem:

Istanbul is both a sculpture and a sculptor

Carve herself with hammer blows

Civilisation obelisk standing in the corner

Prevented the tyrant’s opposition

God is witness that she is the master of history

As well as the “Dersaadet” that means the door of happiness

İts like nowhere,its itself

Whoever loves her, gets the deed

If you ask the origin Astan-bul

Or from dough leavened by holy breath

Whom so ever rich hearted Istanbul gives her heart to

City’s colour  is from purple, smell is from linden

The Picture is made for describing; away from the rush to create an imaginary Byzantine İdeology, neighbour of the young  Ottoman principality , and the ally of the Ottomans  at Ankara war. East Rome capital city before Latin invasion.