Hendek Savaşı

Hendek Savaşı

Konuyu, bildik bir kaynaktan; İslam Ansiklopedisi 17. Cilt sayfa 194/195 den irdeliyelim. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığının bu eserinde. hicretin 5. yılı Şevval ayının 7’sinde (1 Mart 627) başlayıp Zilkade’nin 1. günü (24 Mart 627) sona eren Hendek savaşı için “  Hz. Peygamber, muhacir ve ensardan bazı sahâbîlerle birlikte hendek kazılacak yerleri tespit etti. Kazı sırasında da zaman zaman kendisi için kurulan Türk çadırından (kubbe Türkiyye) çıkıp bizzat çalıştı (İbn Sa‘d, IV, sayfa 83). “

Sonuçta Yüce Peygamber, M.S 627 yılında, Arabistan’da savaş alanında bir çadır kuracaksa, bu çadır niye Türk Çadırı olarak kurulmuştur? Biz Türklere unutturulmaya çalışılan bu olayı biraz daha derinlemesine araştırınca, bakın ortaya ne gerçekler çıkıyor….

“- Kureyş kabilesi ile Hz. Ali’nin babası ve Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talib arasındaki diyaloğa bakalım: “Ey Ebu Talib! Ya yeğenini susturup, iddiasından vazgeç! Ya da Türk vatanlarına geri gidin.”

Ebu Talib, bu tehditlere karşı 94 mısralık bir şiir olan Qaside Lamiyye ile cevap verdi. İşte gazelden bazı bölümler:

“Düşman gücümüze boyun eğiyor ve reddediyor. Ancak bizden onları Türklerin ve Aftalitlerin kapılarına götürmemizi istiyorlar. Allah’ın evine yemin ederim ki yalan söylüyorsun. Ne Mekke’den çıkacağız ne de Türk yurduna geri gideceğiz.” işler halledildi.” (Ebu Hafs Zeynuddin Ömer bin Muzaffer bin Ömer İbnu’l-Verdi “Fayz-i Yezdan: “Kaside-i Lamiye tercümesi”. İstanbul. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı, 2006,sayfa 167.) “ Burada bir ilginç nokta da Aftalitler yani Akhunlar’ın Türkler ile birlikte anılmasıdır. Demek ki, Türk düşmanları, Peygamber efendimizin soyunu çok iyi biliyorlarmış. Dahası, Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği, İktidarda ki Yezit tarafından engellendi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek büyük bir güçle geri gelmesinden korkuluyordu…

Hz. Muhammed’in soyunun Türk olduğunu dile getiren tarihçilere göre Peygamberimiz “Ben o Araplardan değilim” derken, O’nun, zamanla Arap dilini benimseyen kavimlerden birine mensup olduğunu vurgulamışlardır. 13. yüzyılda yaşamış önde gelen bir İslam filozofu olan Qutbuddin Ravandi şöyle yazar: “O (peygamber) … dar gözlü bir Türktü…” ( Ravandi. Rahat al-sudur wa ayat al surur. Editör. Muhammed İkbal, GM S, Londra, 1921.).  Hz. Muhammed’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç Kabileleri, Sümerler’in dağılmasında sonra Yemen Bölgesine ve zamanla Medine’ye göçen Sümer Boylarıdır. Akabe’de  “Muhammed(S.A.V) bizdendir.” diyen ahaliye, Resulullah “- Kanınız kanımdandır.” Diye karşılık veriyor ( Medine Vesikası üzerine tartışmalar, Birikim dergisi Mart 1993 sayı 47, sayfa 40-46 ).  Sonuç olarak geldik mi şimdi, Atatürk’ün “ Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözünün ne kadar gerçek olduğuna. İlaveten  “Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz”  diyen de Atatürk’tür.

Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethinden önceki kuşatma sırasında Türk çadırında İslam ve Türk düşmanı olan Ebû Süfyan ile görüşmüştür.” Türk düşmanlığı, o günden bu yana bir Ebu Süfyan geleneği haline gelmiş ve halen Devlet adamları tarafından bütün şiddeti ile sürdürülmektedir. Bu düşmanların gerçekte İslamiyet ile pek bir sorunları yoktu. Asıl kaldıramadıkları olay, tahammül edemedikleri şey Yüce Peygamber’in Türk Soylu olmasıdır. Devlet yönetimini hile ve şiddetle ele geçirdikten sonra camilerde günde birkaç kez yatıp kalkarak, namaz kılıyormuş gibi görünmek onlara zor gelmiyordu. Ama nasıl olurda Arabistan ülkesinde bunca soylu(!) Arap kabilesi dururken Peygamberlik bir Türk’e verilebilirdi.  Bu günde Türk ve Atatürk düşmanlarının kaldıramadığı olay budur. Bu günkü kimi siyasetçilerde aynı eski ustaları olan, Ebu Süfyan, Muaviye ve Yezit’in yaptığı gibi, Allah’ın emirlerini unutup, seccadeye, baş örtüsüne ve süslü camilere tapmıyorlar mı? Bu saydığımız adamlar İslam Devletinin en üst kademesinde olan, İslamın Halifesi, Müslümanların İmamı gibi lakaplarla anılıyorlardı. Ama gerçekte Peygamber evlatlarının katilleridirler.

Bu resmi yapma konusunda beni yüreklendiren ve gönderdiği dip notlarıyla resmime büyük katkıda bulunan Sayın  Məmmədtağıbəy Nağıbəyov’a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.  

The Battle of Hendek(moat)

Let’s scrutinize the topic from a  well known  source: Encyclopedia of Islam volüme 17 page 194-195;At the Turkiye’s Religious Affairs Administration’s  work, it was written that Hendek Battle begun at march 1,year 627  and ended at March 24, year 627.Our prophet Hz. Muhammed and Medina local and migrant people decided together which places should be dug for defense before the battle.

At the digging process,Hz Muhammed monitored from his Turkish Tent (Kubbe Turkiyye) which was mounted for him, and time to time he himself attended to the digging process.Why in year 627,Hz Muhammed’ s  tent was Turkish tent? If we investigate  the event deeply; that was  tried to make Turks to be  forgotten ; lets see what reality appears…

Lets look at to the dialogue between Kureyş  Clan notables and  Hz. Muhammed’s uncle and Hz. Ali’s father Ebu Talib: “Ebu Talib you must choose one of these;shut up your cousins mouth,make  him silent and renounce him from his thesis or gather your followers and return to the Turkish homeland.

According to the menace,Ebu Talib answered with 94 verses of a poem: “Kaside-i  Lamiyye”. Part of the poem brought below: “ The enemy complied to our strength and rejected.But they want from us  to lead them on to  the Turks’ and  Aftalits’ borders. I swear that you are telling a lie. We will not walk away from Mecca, and we will not return  to Turks’ homeland, we had straighten affairs.” (Ebu  Hafs Zeynuddin Ömer bin Muzaffer bin Ömer İbnu’l-Verdi “ Fayz-i Yezdan: “ Kaside-i Lamiyye translation  Marmara University Religious Study foundation , İstanbul  2006, page 167). An interesting point that Aftalits’ (Akhuns) mentioned related with Turks. So  enemies of Turks knew very well  our prophet’s family line. Before Kerbela event , Hz. Huseyin’s  desire to go to Turks’ homeland, prevented  by Yezid. He was  afraid of Hz: Huseyin’s return with a great power of Turks. Some historians told that Hz. Muhammed’s family line was from Turks, as Hz. Muhammed said “I am not from those Arabians” some of others told that Hz. Muhammed’s family line was from the clans that adopted  Arabic language. In XIIIth century Islamic Philosopher Kutbuddin Ravandi had written for Hz. Muhammed: “ He was a narrow eyed Turk.” (Ravandi Rahat  Al Sudur wa ayat al Sudur)Editor Muhammed İkbal GMS london 1921). Evs and  Hazrec clans  whom  invited  Hz. Muhammed  to Yathrib  are  from  Sumerians   that were immigrated to Yemen and after to Yathrib. People in Akaba called  Hz.Muhammed,”your ancestors are  from us” and Hz. Muhammed answered to them:” Your blood is from my blood.”(Debate on Medina Certificate Birikim Magazine March 1993 number 47 page 40-46). Atatürk said “strength  that you need is in your noble blood in your veins”.Atatürk’s apothegm is really true.He also said:”If you search;you should proof that our Prophet Hz. Muhammed’s ancestors are Turks.” Hz. Muhammed, before Mecca conquest, at the blockade in Turkish Tent; he interviewed with the enemy of  Turks and Islam Ebu Süfyan. Turks enmity became Ebu Süfyan tradition since that day and already be continued by statesmen. These enemies really does not conflict to Islam but they can’t intolerate that our Prophet’s ancestors are Turks.After conquering the state government  with fallacy and violence in mosques several times in a day screw around as pretending perform the salaat was not difficult for  them.But in Arabia where there were many noble Arabs objecting by saying  how could  the prophet maqam be given to a Turk. Today Turk and Atatürk enemies could’t tolerate this too. Today’s some of politicians like their old masters, Ebu Süfyan, Muaviye and Yezid; had forgotten God’s orders and adore to scarf,prayer rug,ornate mosques. Those statesmen,at the top level of İslamic world were called,Imams Caliphs. But they were really  the murderers of  Prophet’s  children.

I thank him very much to Mehmed Tagıbey Nagıbayov who encouraged  me to make this Picture and had given some helpfull notes about the event.

Denizaltı

Eldeki kaynaklara göre Osmanlıda denizaltı ile ilk kez 1719 da III. Ahmed’in çocukları için yapılan sünnet düğünü şenliklerinde ortaya çıkmıştır. Seyyit  Vehbi, Surnamesi’nin 145 A ve 146 B sayfalarında bu şenlikleri anlatırken, tersane mimarı İbrahim Efendi tarafından yapılan sandal büyüklüğündeki bir timsahın tersane koyundan çıkarılarak Padişah otağının önüne gelip orada tekrar denize daldığı, bu timsahın bir müddet sonra tekrar su üstüne çıktığı, daha sonra beş kişinin ellerinde zerde ve pilav tepsileriyle birer birer timsahın ağzından çıktıklarından bahsedilmektedir.

1886 yılında ise İsveçli Nortfelt firmasına iki buçuk ayda İstanbul’da teslim edilmek şartı ile, beheri 11.000 sterline 2 adet denizaltı sipariş edilmiş, 6 Eylül 1886’da sandıklar içinde İstanbul’a getirilen parçalar Taşkızak Tersanesi’nde monte edilerek denize indirme merasimi yapılmıştır.  Ancak dalış tecrübesi 5 Şubat 1887 de yapılmıştır. Dalış tecrübesi yapılan denizaltıların teslim protokolü yapıldıktan sonra gemilere Abdülhamid ve Abdülmecit Denizaltıları adı verilerek gemi mühendisi (mucit mühendis!) George William Garret’e şeref payesi olarak binbaşılık rütbesi verilmiştir.

Osmanlı Saray erkânı, havacılığa olduğu gibi denizaltıcılığa da önem vermemiş veya önem vermekte çok gecikmiş, ilk başlarda konuyu şenlik ve festival aracı bir eğlence olarak görmüştür. Bu nedenle resimde denizaltı konusu Osmanlı’nın ilk denizaltıyı kavram olarak algılamaktaki zaafı biraz esprili olarak nakşedilmiştir.    

Ebat : 28 x 33

Submarine

According to historical resources, the first submarine in Ottoman Empire showed up at the circumcision feast organised for the children of Sultan Ahmet III in 1719.

Seyyit Vehbi,wrote in his book Surname (literary text about the feast) in pages 145 A and 145 B that a mechanical alligator having the size of a sandal, which was built by the shipyard architect Master İbrahim,had appeared at the shipyard bay and came out of the sea in front  of the Sultan ‘s pavillion. The alligator plunged into the sea and after some time it surfaced again. Then five servants emerged from the mouth of the alligator with trays full of food. İn 1886, two submarines were ordered by Ottomans to Nortfeld company of Sweden,to be delivered in two and a half months time. The price of each submarine was 11,000 pounds. The parts of submarines arrived in İstanbul on September 6,1886 and they were assembled at Taşkızak Shipyard and a launching ceremony was held.

First submersion and surfacing tests were fulfilled on February5,1887.Afterwards ,delivery protocols were signed and the submarines were given the names of the sons of Sultan Ahmet III ,Abdülhamid and Abdülmecid.

Marine engineer George William Garret titled with an honour rank of lieutenant commander for his invention.

Ottoman goverment did not value the importance of aviation and the use of submarines in the navy  on time. Ottomans’ perceivance of submarine technology  was so weak that they just used it for entertainment in the first place. This situation was impregnated in the Picture in a humouristic way.

Türkari

Türkâri, Türk tarzı resim demektir. Yeni bir terim değildir. 1975 öncesi bütün Batılı ülke ansiklopedilerinde görülebilir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde buna “Alaturka” (Alla Turca) derlerdi. Zaman içerisinde Alaturka anlam kaymasına uğrayarak düşük kalite, ikinci sınıf anlamına geldiği için bugün pek kullanılmıyor. Türkâri, Dünya Kültür yapısının, kısaca Doğu ve Batı olarak ayrıştığı ortamda Doğu Kültürü içinde yer alır. Doğu kültürü içinde yer alan diğer bir oluşum da Çin Kültürüdür. Eski Türk resim sanatına Batılılar “Minyatür” dedikleri için ve zamanın aydınları(!) bu adlandırmayı süratle benimsediklerinden dolayı, bugün de bu isimle anılmaktadır. Oysa ne Selçuklular, ne Osmanlılar ne de bir başka Türk Devletinde, tarihin hiçbir döneminde, bir tek minyatür sanatçısı yaşamamıştır. Hiçbir zaman el yazması kitapları resimlendiren sanatçılara minyatürcü veya minyatür sanatçısı denilmemiştir. Bu Coğrafyada yaşayan Nakkaş Behsad, Nakkaş Osman, Sultan Muhammed, Nakkaş Sadıkî, Nakkaş Arifî, Matrakçı Nasuh ve daha yüzlerce nakkaşı,Türk tarzı resim yani Türkâri Resim yapan nakkaş ustalarımız olarak anabiliriz.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, “Türkâri” tâbirini en son kullanan kişi 1956 yılında Topkapı Harem dairesi ziyaretçilere açıldığında, burayı gezen Yahya Kemal Beyatlı’dır. O tarihte çıkan Hayat Mecmuası’nda Beyatlı, Odalardaki Türkâri işlemelerin fevkalâde güzel olduğunu söylemektedir. Ondan önce Ziya Gökalp’in de kullandığı bilinmektedir. Ziya Gökalp “Avrupa”da, bu Türk hayranlığına “Turquerie” adı verilir. … Yalnız ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? diye sormaktadır. Yahya Kemal’den sonra Türkâri sözcüğü hiç kullanılmamış bunun yerine,W. Hausengen’in uygun gördüğü minyatür adı kullanılmıştır. Topkapı Sarayı- Yazma Eserler Bölümündeki eserleri gördükten sonra ülkesi Amerika’ya dönünce “The Ottoman Miniature” adlı bir kitap yazan Alman asıllı sanat tarihçisi W.Hausengen’in, bu eserlerini adlandırdığı İngilizce tâbirle, yâni “Minyatür” olarak benimsenmesi elân devam etmektedir. O güne kadar Türk Resimi konusunda dosdoğru bir araştırma yapmayan aydınlarımız, bu Amerikalı’nın yazdığı kitabına “Osmanlı Minyatürü” adını vermesi üzerine apar topar bir takım çalışmalar yapmışlarsa da bunlar hem çok mütevazi hem de çok yetersiz kalmıştır. Ancak bu iyi niyetli çalışmaların hepsinde konu başlığı, ne yazık ki hep Osmanlı “Minyatürü” olarak yer almıştır.

25 – 40 bin yıl olarak kabul edilen medeniyet tarihi içinde, oldukça yakın bir süre kabul edilebilecek bir zaman dilimi olan, son bin yılını incelemek çok zahmetli bir iş değildir. Ancak Türk kültürünün kökenlerini incelemekteki en önemli sorun bu araştırma aralığının 12\20 bin yıllık bir geçmişe dayanmış olmasıdır. Fiziki Coğrafya şekillerinin günümüzden çok farklı olduğu O zamanki dünyada, defalarca alfabe ve din değiştirmiş ve göç yoluyla gittiği çok uzak ülkelerde binlerce yıl sonra kendi eski köklerine yabancılaşmış bir ulusun kültürünü araştırmak gerçekten çok güçtür. Hele hele Batı başta olmak üzere tüm dünyanın, hiç de kardeşçe olmayan karşı gelimleri, sistematik olarak ve yüksek bütçelerle beslenen kültürel taarruzları göz önüne alındığında Türk aydınının kafası iyice karışmış bulunmaktadır. Bu konuda Prof. Dr İlber Ortaylı bakın ne diyor: “Türkiye Kültürel bakımdan anarşi içinde yaşayan bir ülkedir, yani tarihi mirasına sahip değildir, çevreyi kültürel bilinçle koruma sistemlerini geliştirememiştir ve asıl üzerinde durulacak konu, Türk kimliği kütlürel bakımdan 20.y.y. da iyi çizilmiş bir portre değildir. Buna kendimiz de karar verememişiz, kendi portremizi de tanıyamamaktayız.” Doğu ve Batı kültürlerinden birini daha iyi diğerini de kötü şeklinde algılamak son derece kısır ve de hatalıdır ve bizi içinden çıkılmaz yanlışlıklara götürür. Ayrıca böyle düşünmek Batılı düşünce sistematiğine daha yakın bir uygulama şeklidir. Bu nedenle sanatı, Doğu sanatı ve Batı sanatı diye temelde iki ayrı karaktere ayırmaktayız. Bunun sonucu olarak Doğu genelde anti- maddi kavramlar peşinde, Batı ise maddi algılamalar peşinde olan toplumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu saptamayı aslında birçok Batılı düşünür ve sanat adamının yapıtlarının satır aralarında da bulmak mümkündür. Bu konuda,yakın geçmişin en çarpıcı örneğini Prof. İlber Ortaylı vermektedir. Hoca “Avrupa ve Biz” adlı kitabında “Başkent, Bonn’dan Berlin’e taşınacağı zaman Almanya’da kıyamet koptu, litaratür bunu ele aldı: “Bonn’dan Berlin’e gidersek ne olur? Almanya daha Doğulu bir toplum olur, gitmeyelim dediler. Avrupalı olarak kalmamız için Ren Bölgesinde, Ren Kıyısında kalmalıyız.” dediler.” diye yazmaktadır.

Bana göre tüm Batı toplumlarında varlığı ortak olarak izlenebilen bu kavramsal bütünlüğe karşı, Doğu’da birbirinin kardeşi gibi duran iki ayrı düşünce ve sanat kavramı gelişmiştir. Bunlara da kısaca “Çin sanatı” ve “Türkari” diyebiliriz.

Türk tarzı dediğimiz kavram, yâni Türkâri sadece Resim alanında mı vardır? Elbette değildir. Hattâ yaşamın hemen tüm safhalarında görülebilen bir algılama konusudur. İtalyanlar’ın biraz da edepsizce “Fumo como Turco” diye atasözü haline getirdikleri anlayışa bakarsak bu “Turco”ların kendilerine yâni Batı medeniyetinin kaynağına hiç de benzemedikleri, ayrı bir yaşam tarzları olduğu anlaşılmaktadır. Bu başkalığı tesbit edenlerden biri de Karl Marks’dır. Bilindiği gibi tam adı “Grundrisse der kritik der politischen ökonomie” olan yapıt, Das Capital ilk baskısını tamamladıktan sonra kitabın bu son şekline Ek olarak kaleme alınmıştır. Yazar Orta Asya toplumlarında görülen mülkiyet ve üretim ilişkilerinin, Kapital’de ortaya attığı teoriye hiç de uymayan bir yaşam tarzına sahip olduklarını keşfetmiş ve Asya Tipi Üretim biçimi kavramını ortaya atmıştır. Bu görüşünü 1853 yılına doğru “Formen die der Kapitalischen Produktion Vorhergehn” adlı incelemesinde dile getirmiştir. O sıralarda eski toplumdaki mülkiyet ilişkilerini ve bununla bağımlı olarak üretim biçimlerini inceleyen Marks’a göre, eski toplumlarda mülkiyet ve üretim biçimi ya Antik veya Germanikti. Ancak şimdi karşısına, Orta Asya’da kişisel toprak mülkiyetinin olmadığı, üretim araçlarının ortak kullanıldığı ve üretimin Pazar ekonomisi için değil bireysel tüketim için yapıldığı bir başka tarz ortaya çıkmıştı. Adam buna Türk Tarzı yâni Türkâri üretim tarzı diyemezdi elbet. Ne dedi; Asya tipi üretim tarzı!. İşin içine Hindistan, Çin vesaireyi katınca tezi daha evrensel bir kabûl görecekti tabiiki. Bizde aldık kabûl ettik. Ansiklopedia Britanica’nın 1975 yılı ingilizce basımında 19. Yüzyılın başlarında Liverpool şehrinin sanayi sektöründeki gelişmişliğini anlatırken bir yılda imal edilen Türkâri mobilya sayısı onbini geçmiştir diyor. Demek ki Batı tarzının dışında birde Türkâri mobilya varmış. Fransızlar Türkâri için; “16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Türk sanat ve kültüründen etkilenen Batı Avrupalılar (özellikle Fransızlar) tarafından bu sanat ve kültürün taklit edildiği moda akımıdır” diyorlar.

Geçtiğimiz son yüzyılda, batılı meslektaşlarının öngörüsüyle, Türk akademisyenler, Türk resmini 6. ve 11. y.y.’daki Uygur mağara resimlerine dayandırmayı uygun görmüşlerdir. Ünlü Sovyet metalurji bilgini Memedov’un bulup incelediği kemik üzerinde yapılmış nakışlı betimlemelerin tarihi ise M.Ö. 12- 20.000 yıldır ve bunlar Türkari sanatın ilk örnekleri olup çoğu simgeler bugün dahi kullanılagelmektedir. Örneğin 19.yy da Batılılarca gamalı haç adıyla sahiplenilen “Sivastika” imgesinin, MÖ 12 bin den beri Ural havzasında kullanıldığı bir gerçektir. Simgelerin nakışlanmasına dayalı bu resim anlayışı Türklerin çok geniş coğrafyalara yayılması, toplum olarak sıkça din değiştirmeleri, devlet olarak alfabe değiştirmeleri gibi sebeplerle, tarzlarında bir takım farklılaşmalar olsa bile kavramsal olarak tam bir düşünce birliğine sahiptir. Türk Resminde gözün algıladığı bir perspektif algılaması yoktur. Sanatçı perspektifi kalbiyle, duygularıyla algılar. Örneğin sevdiği veya önem verdiği insan dağların ardında bile olsa resmin en büyük ölçekli unsurudur. 16. y.y. daki “Bağdat ekolü” diye adlandırılabilecek kısa süreli bir denemenin dışında insan figürleri yüz ifadesi olmayan betimlemelerdir. Türkâri resimde esas olan vücut ifadesi; daha doğrusu vücut dilidir.

Zaman içerisinde Türkâri resmin komşu kültürleri de derinden etkilediği görülür. Eski Çin ve Japon resminde bu durum açıkça görünmektedir. Mesela Uygur tasvirleri Japon tasvirlerindeki figürlerle karşılaştırıldığında her ikisinde de aynı ifadesiz yüzler ve vücut hareketlerinin benzerliği açıkça görülmektedir. Ancak Çin ve Japon tasvirlerindeki dağlar ve tabiat görüntüleri kendi coğrafi özelliklerini taşımaktadırlar.

Geçmişi 20.000 yıl öncesine dayalı herhangi bir konuyu bugün açıklamanın zorluğunu takdir edersiniz. Bu konuda herhalde en doğru sözü Harvard Üniversitesi Teorik Fizik Profesörü olan Peter J. Lu, Erzincan’daki Mama Hatun Türbesi üzerindeki geometrik Türkâri nakışların, ünlü kuramsal matematikçi Penrose’un bugün “Penrose Tile” diye adlandırılan kuramsal çizimleri ile birebir aynı olduğunu fark edince söylemiştir: “Türklerin 500 yıl önce yaptığı şeyleri insanlık yeni yeni anlıyor.” Prof. Peter Lu’ nun bu sözlerine şu eklemeyi yapmaktan kendimi alıkoyamıyorum. “Türklerin binlerce yıl önce yaptıklarını Türk aydınları bile yeni yeni anlıyor.”

TURKARI

Turkari means Turkish style painting. It is not a new term. It can be seen in western encyclopedias before 1975. In early days of the republic it was called “alaturca” (Alla Turca). In time, the meaning of the term alaturca changed to low quality, second class, so nowadays alaturka is not used. Turkari takes place in eastern culture. Chinese culture is also in eastern culture. Westerners name the old style Turkish painting art as “miniature” and intellectuals of that time quickly adopted this term in Turkish spelling “minyatür”.Today the term minyatür is still in use. Neither in Seljuks, Ottomans nor in any other Turkish realm in history, artists who prepared manuscript books never named this painting art as miniature. The artist who lived in this region, muralist Behsad, muralist Osman, Sultan Muhammed, muralist Sadıki, muralist Arifi, Matrakçı Nasuh and many more must be called Turkish stye painting artists, of course Turkari artists.

The last person who used Turkari term was the poet Yahya Kemal Beyatlı. He visited Harem of Topkapı Palace and according to a copy of Hayat magazine published in 1956, Beyatlı found Turkari embroidery in rooms of Harem extraordinarily beautiful. The term was used by Ziya Gökalp before Yahya Kemal Beyatlı. He said “in Europe this Turkish admiration is called Turquerie”. In Turkey, after Yahya Kemal instead of Turkari term miniature (minyatür) term was used.

German born art historian W. Hausengen, after seeing manuscript books at Topkapı Palace, had written a book “The Ottoman Miniature” which was published in America, brought miniature term to Turkish. Up to that date, intellectuals who didn’t research traditional Turkish painting especially, adopted this term spelled as minyatür in Turkish. Some intellectuals studied traditional Turkish painting after Hausengen, however those studies were modest and insufficient. In those good faith studies, topic titles were always “minyatür.”

In 25-40 thousand years of civilization history, research of the last thousand years is not troublesome. But searching Turkish civilisation, which spread to 12-20 thousand years, as physical geography figures were so different from today, many times alphabet end religion changed, migration to far lands carried out and after thousands of years they alienated to their roots; is very difficult. Especially taking into consideration the unfriendly western attitudes, systematic and high budget cultural attacks, Turkish intellectuals were confused. Prof. Dr. İlber Ortaylı said that ,”Turkey is a country in a cultural chaos and does not adopt its historical heritage, the environment has not been protected with cultural consciousness. In twentieth century Turkish cultural identity was not preserved enough and we couldn’t decide on and be aware of our cultural identity.” Regarding the west and east cultures, “one of them is superior to the other” is incorrect and can lead us to inextricable mistakes. According to the western thinking we divide art as western and eastern. As a result of this, east pursuits spritual consepts and west pursuits materialism. We can find this determination in many western intellectuals and artists works. Also Prof. İlber Ortaylı in his book “Europe and us” mentioned when the capital city wanted to be moved from Bonn to Berlin, press insisted that moving to east should make the society eastern, to continue European capital city should stay near to Rhine.

Against western societies common presence of conceptual integrity, in eastern societies, two different art concept had been developed. These are China art and Turkari. Turkari is not only in painting art, also it can be seen in every level of life. Italians “Fumo como Turco” understanding shows that Turcos have different way of life from western societies. Karl Marx is one of those who determined this difference. His book named “Grundrisse der kritik der politischen ökonomie” had been written after das Capital as an additional part. Marx noticed that property and production relations of central Asia societies were different from western societies. He named this concept as Asian type of production. This opinion was mentioned in the review, “Formen, die der Kapitalistischen production vorhergehen” towards 1853. At that time, Karl Marx was searching in ancient societies, property and production relations. In Europe those were Antique or Germanic. In central Asia, people didn’t have personal property, production tools were shared. Production was made for personal consumption not for common market. This was not called Turkari style production but Asia type production. If India and China included, his thesis would gain more universal acceptance. We Turks accepted the thesis. In Encyclopedia of Britannica’s 1975 edition, at early 19th century, Liverpool’s prosperity was expressed with number of Turkari furniture manufactured in one year. It was more than 10,000. We understand from this, there were two types of furniture, western type and Turkari type. French people’s Turkari definition, from 16 to 18th century, affected by Turkish art and culture, western trend. With foresight of western colleagues, Turkish academians associated Turkish painting with Uigur cave paintings of 6-11th centuries. Famous Soviet metallurgy scientist Memedov found that figures, embroidery on a bones date was 12,000-20,000 years BC. These were the first samples of Turkari and today the same symbols are still in use. The Swastica symbol which was adopted by westerners İn the 19th century has been used in at Ural region since 12,000 BC and it is still one of the figures used in Turkari. Turkari is based on the arrangament of symbols. The migration of Turks to wide and remote lands, their conversion to several religions and change of alphabets troughout centuries caused some differences in the style however there is conceptual consensus. In Turkari there is no eye-perspective instead of this artists have heart-perspective, emotional-perspective. For example artist’s beloved, even if behind a mountain, is the biggest part of the composition. At 16th century, excluded the short term occurrence of Baghdad school style; human figures have no facial expressions. Turkari’s predicate with body expressions. In time of centuries Turkari deeply affected neighboring cultures. We can see that impression at China and Japanese paintings. In Uigur and Japanese paintings, impassive faces and body movements are same, but mountain and nature descriptions have their own geographical features. I hope you appreciate the difficulty of explaining today the topics of 20,000 years. In Erzincan over Mama Hatun tomb geometric Turkari embroidery is the same with, famous theoretical mathematician Penrose’s “Penrose tile” figures. Peter J. Lu professor of Theoretical physics at Harvard University said: “Humanity recently discovers what Turks did throughout thousands of years.” I want to add, Turkish intellectuals have just become aware of what Turks did throughout thousands of years.

Bülent Özgen

BÜLENT ÖZGEN

Hayatım, genç yaşlardan itibaren bana dayatılan disiplinler arasında bir mücadele içerisinde şekillendi. Ancak yıllar sonra, Marmaris’in huzurlu bir köyünde, yasaklanmış tutkum sanatla yeniden buluştu ve gerçek benliğimi keşfettim.

“1948 Ankara doğumlu bir vizyonerim; ekonomiden teknolojiye, serbest ticaretten derin kökleriyle Türk sanatına uzanan olağanüstü bir serüvenin peşindeyim. Hayatım boyunca çeşitli disiplinlere maruz kalsam da, asıl tutkum her zaman kültürümüzün zengin sanatsal mirasını keşfetmek ve bunu modern bir bakış açısıyla yeniden yorumlamak oldu. 1992’de Marmaris’in sakin bir köyüne yerleşerek bu tutkumu tam anlamıyla yaşamaya başladım ve geleneksel Türk sanatlarını, özellikle de unutulmaya yüz tutmuş sanat dallarını günümüzün estetiğiyle harmanlama yolunda yenilikçi çalışmalar yaptım. Şimdi Ankara’da, köklerimize saygı duruşunda bulunurken aynı zamanda kadim Türk tarihindeki olayları geleceğe bir vesika olarak taşıyan eserler üretmeye devam ediyorum.”

Bülent Özgen

BÜLENT ÖZGEN

My life formed with struggling insisted disciplinaries that begun since my childhood.But after so many years in one of Marmaris’s peaceful village I retrieved my forbidden passion art  and discovered  my real personality. I am a visioner  who was born in Ankara at 1948. I was reached to arcaic Turkish art with deep roots coming from history; which was an extraordinary adventure; from economy, technology and  trade of business life. Although I was exposed to various disciplines in my school life my real passion was alwayz exploring the rich artsy heritage and render it once again with modern perpective. In 1992 I settled down to a peacefull Marmaris’s village and begin to live my passion art. I performed traditional Turkish art (Turkari) and compose it with todays aesthetics conception.

Now I am in Ankara with salutation to our roots, I am still producing artwork of archaic Turkish history events, to record them for future…   

Boğaz Köprüsü

EBAT: 48 x 66 cm

Sultan Abdülmecid 1860 yılında bir Fransız mühendise boğazı alttan geçecek bir tüp geçit projesi çizdirdi. Tünel-i Bahrî adı verilen bu projeye göre, tren Sirkeci’den Tünele girecek ve Üsküdar’dan çıkacaktı. Abdülmecid’in 38 yaşında ani vefatı bu projeyi askıya almıştır. Abdülhamid döneminde büyük bir başarıyla devam eden Hicaz Demiryolu projesini tamamlayıcı bir bağlantı projesi olarak gündeme gelmiştir. “Cisr-î Hâmidî” olarak bilinen bu proje Osmanlı Mühendisliğinin ilk Boğaz Köprüsü çalışmasıdır. Köprünün yeri bu günkü Boğaziçi köprüsünün bulunduğu yerdir. 600 metre uzunluğundaki köprüden araba yolu yanı sıra tren yolu inşası da öngörülmüş. Ayakları granitten olacak, yüksek kuleler 15 büyük fenerle aydınlatılacak, kubbeler çini ve yaldızlı tuğlalarla(!) süslenecek ve köprü altından büyük gemilerin geçmesine müsait olacaktır. Köprü inşaatını yüklenecek olan Alman firması Magrîb tarzı kubbeleri ve her ayakta uzun minareleri ve çok gerekiyormuş gibi çan kuleleri olan bu garip projeyi Sultan Abdülhamit’e sunmuşsa da pek rağbet görmemiştir.

1902 yılında bu defa üç Amerikalı mühendis Sarayburnu ile Salacak arasına yani bugün yapılmakta olan Marmaray alt geçidinin olduğu yere bir demiryolu tüneli inşaatını proje olarak sunarlar. Sultan, maliyetinin yüksekliğinden dolayı projeyi onaylamaz.

Leonardo da Vinci tüm Haliç’i, bu günün teknolojisiyle dahi imkânsız olan bir tasarımla, 240 metrelik tek kemerle geçmeyi düşünmüştü. Yapılabilen tek kemerli en uzun taş köprü Lüksemburg’daki Adolf Köprüsü olup uzunluğu 85 metredir. İşin garibi, bugün Topkapı Sarayı müzesi arşivinde bulunan Da Vinci’nin bu hayali projesi II. Bayezid dönemi Osmanlı Mimarlarınca ciddi bir incelemeye tâbi tutulduğudur. Hatalı hesaplamalarla dolu proje Osmanlı Erkânınca reddedilerek, proje sahibinin Sultan’ın gözünden düşmesine sebep olmuştur.

İşte,1550’li yıllarda Galata ve Eminönü arasında mevcut ahşap köprünün yerine daha büyük ve görkemli bir köprü yapılması konusunda Leonardo Da Vinci’nin fantastik bir proje sunması dolayısıyla, bizim sanatçılarımız, eğer boğaza da bir köprü yapılacaksa Leonardo ustanın tasarladığı gibi olması halinde İstanbul’a layık bir yapı olacağı gibi bir yargıya ulaşmışlardı. Bu yargı günümüzde bile devam etmektedir.

Aslında Abdülhamit dönemi yapıları ne kadar Avrupai çizgiler taşırsa taşısın, Osmanlı karakterini hiç kaybetmemişti veya Osmanlıya ait mimari karakter yeniden yorumlanmıştı. Resim, “eğer ki Tanzimat sonrasında İstanbul Boğazına bir köprü yapılacak olsaydı, bu nasıl bir köprü olurdu?” sorusunun cevabı olarak yapıldı.

The Bosphorus Bridge

In 1860, Sultan Abdülmecid ordered a tunnel project to a French engineer that passes Bosphorus from bottom . Project’s name was “Tunel-i Bahri” (sea tunnel) and the train should enter the tunnel from Sirkeci and after passing Bosphorus under the sea it should surface above the ground from Üsküdar. Sultan Abdülmecid died suddenly at age of 38 and the project could’t be progressed.
At Sultan Abdülhamit’s period, a bridge of Bosphorus was a complementary project of which was succesfully continuing, Hicaz railway project. The project name of the Bosphorus Bridge was “Cisr-i Hamidi”. The bridges location was the same as today’s first Bosphorus Bridge. It should be 600 meters long. On The bridge , both car way and railway should be included. Bridges abutments should be from granite, high towers should be enlightened with 15 large torches, domes should be embroderied with tile and gilded bricks(!). Under the bridge large ships could be passing. The German firm that would undertake the construction of the bridge prepared a project with Magrib style domes, at every feet minarets and bell towers. Although the firm presented this strange project to Sultan Abdülhamit, it was not accepted.
Three American engineer presented a project of a sea tunnel between Sarayburnu and Salacak at today’s Marmaray tunnel’s location in 1902. Sultan didn’t accept the project because of its high cost.
Leonardo Da Vinci, although today it is proven imposibble, made a project with one arch 240 meters long bridge on Haliç. The longest bridge with one arch is 85 meters long Luxembourg Adolf bridge. Leonardo Da Vinci’s imaginary bridge project seriously reviewed by Ottomans at the II.Bayezid period. The project with full of miscalculations rejected by Ottomans and the owner of the project fell out of favor in Sultan’s opinion.
In 1550’s , instead of current wooden bridge between Galata and Eminönü, bigger, splendid bridge project of Leonardo Da Vinci made our artists think that Bosphorus bridge should look like his fantastic bridge. This idea also continues today. Sultan Abdülhamit period’s buildings, also with Eoropean styles, did not loose its Ottoman character or Ottoman arcitechtual character again reinterpreted.
This Picture is made for the answer of “if a Bosphorus bridge were made after Ottomans reform period how would it look like?”

Yecüc İle Mecüc

Yecüc ile Mecüc bir kıyâmet belirtisidir. Bugünkü Tevrat’ta “Gog ile Magog” yani Türkçe söylenişi ile “Gomer ve Mecuc” olarak geçer ve bunların Hz. Nuh’un oğullarından biri olan Yasef’in oğullarıdır (Tekvin X-2). İslam söylencelerinde bu varlıklar çok irdelenmiş ve fantastik tarifleri yapılmıştır. Bir hikâyede bunlar o kadar kalabalıklaşırlar ki, Dicle ve Fırat nehirlerinin suyunu içerek kuruturlar. Taberi Tarihi’nde Yecüc ile Mecüc Ermenistan ve Azerbeycan Dağlarının arkasında otururlardı. İranlı tarihçi Demirî’ye göre bunların kulakları o kadar büyüktü ki yatarken onları yastık olarak kullanırlardı. Rastladıkları fili, domuzu ve yılanı yerlerdi. Mekke ve Medine’ye giremezlerdi. Kimi tariflere göre boyları bir karışı geçmez, kimi tanıma göre de 120 çam ağacı boyundadırlar. Bir başka türleri de güvercin gibi sesler çıkartır ve canlı yılan yiyerek beslenirler, uzun kılları onları hem sıcaktan hem de soğuktan korurdu. Büyük İskender’in yaptığı seddi yıkmağa kalktıklarında seddin yıkılan kısmı tekrar kendi kendini onarırdı. Hafik Efendi’nin “Ahvâl-i Kıyâmet” adlı eserinde bunların erkeklerinin sakalları olmadığı, yalnız bıyıkları olduğu, dişilerinin ise her seferinde iki bin bebek doğurduğu ve hayvanlar gibi çiftleştikleri, başka yerlere yağmur yağdığı zaman bunları üzerine sadece yılan yağdığı belirtilir.

Yecüc ile Mecüc Kur’an’da 2 yerde geçmektedir. Birincisi, Zülkareyn (Büyük İskender)’in onları durdurmak için büyük bir set yaptırması (Kef s.94), diğeri de önleri açıldığı taktirde her tepeden akın akın inecekleri (Enbiya 96) dir.

Resim Kef suresinde belirtilen seddin yapılışı ile ilgilidir. İslam inanç sisteminde Yecüc le Mecüc genelde Hz. Hızır, Hz. Zülkareyn (Büyük İskender) ile birlikte anılır. Genelde Kur’an’da Hz. Zülkareyn’den açık açık Büyük İskender olarak bahsedilmez. Ancak gerek efsaneler, gerek tarihçiler Kur’an’da Zülkareyn olarak adlandırılan kişinin Büyük İskender olduğunda mutabık olmalarına rağmen bir kısım sanatçılar aynı kompozisyon içinde her ikisini de ayrı ayrı betimlemeyi tercih etmişlerdir. Bu resimde aynı görüş ışığı altında yapılmıştır.

Yecüc and Mecüc

Yecüc and Mecüc are doomsday signs. In Torah they are called “Gog and Magog”. They were the sons of Yaphet who was one of the sons of Noah. (Tekvin X -2). In Islamic narratives, those creatures were much scrutinized and fantastic definitions of them were made. In one narrative they were reproduced so much that they dried up the Fırat and Dicle rivers water by drinking. In Taberi history Yecüc and Mecüc were living behind Armenia and Azerbaijan mountains. According to Iranian historian Demiri their ears were so big that they were using their ears as a pillow when sleeping. They were eating elephants, pigs and snakes. They could not enter to Mecca and Medina. According to some descriptions their length was not more than a human hand. According to some other descriptions, their length was 120 pine trees long. One of the type of these creatures voices were like pigeons, they were eating living snakes, their body hair was protecting them from heat and cold. When they were trying to destroy the wall of Alexander the Great, the wall was repairing itself. In Hafik Efendi’s “Ahval-i Kıyamet” book it was described that the male of them had no beards only moustaches. Females were giving every birth 2000 babies. They were copulating like animals. When the weather was wet the snakes were raining down on those creatures.

Yecüc and Mecüc mentioned in Quran in two Surahs. First of them was Zülkarneyn’s (Alexander the Great) building a Wall to stop them(Quran,Kehf,s.94). The second one is, if the wall was opened they would spread from every hill (Quran,Enbiya,s96).

The Picture is about building the wall mentioned in Kehf Surah. In Islamic belief Yecüc and Mecüc mentioned with Hz. Hızır and Hz. Zülkarneyn(Alexander the Great). In Quran Hz. Zülkarneyn is not clearly associated with Alexander the Great. Some epics and historians associated both of the two person as the same man. Some of the artists described Zülkarneyn and Alexander the Great separetely in composition. This picture was made in the same opinion.

Bir İstanbul Düşü

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerini takiben Osmanlı yaşam tarzına ne kadar Batılı unsurlar karışmışsa da Doğulu ve İslami karakteri tamamen sökülüp atılamamıştır. Özellikle yeni yapıların ve bu anlamda geleneksel konak mimarisinde üslup olarak tamamen Batılılaşmış. Ancak bu yabancılaşma daha çok mekânların dışı için geçerli olup, mekânları içi ve sosyal yaşamın özüne olan tesiri daha sınırlı olmuştur. Resim yeni sosyal yaşamın getirisi olarak büyük ailelerin gerek yıllarca süren mağlubiyet savaşları ve gerekse yeni yaşam tarzı gereği büyük aile ile birlikte yaşama geleneğinin parçalandığı ve insanların Medeni Batı’da olduğu gibi yalnızlaştırılmasını, kimsesiz kalan bir Osmanlı konak hanımının şahsında betimlemiştir.

An Istanbul Dream

After reform and constitutional monarchy periods although western elements were mixed into the Ottoman lifestyle, the eastern and Islamic character could not be completely abandoned. New buildings fashion at traditional mansion architecture completely became western style. This alienation is more valid for the exterior of spaces. Interior of spaces and essence of social life effect has been more limited. The tradition of living together in a large family was ended because of long wars ended with defeat and western style of life. In the painting, the end of tradition and isolation of people as in civilized west is depicted with an forlorn Ottoman mansion woman.